Cemal Süreya “Hayat kısa, kuşlar uçuyor,” demiş. Belki de bu yüzden insan, en çok çocukluğunun dar sokaklarına sığınmak, ilk adımlarının yankısını hâlâ duvarlarında taşıyan o kenti kelimelere emanet etmek ister. Zaman acımasız bir nehir gibi akıp giderken şehirler kabuk değiştirir, insanlar hayatın rüzgârına kapılıp uzaklaşır; ama belleğin kuytu bir köşesinde o mahalle, o ev, o pencere, sanki hiç dokunulmamış gibi yerli yerinde durur. Tozlu bir öğle vaktinin ağır sıcaklığı, sokak aralarında yankılanan çocuk kahkahaları ve bir kapı aralığından sızıp insanın içine yerleşen o tanıdık yemek kokusu… Bunlar artık bir şehrin değil, zamanın içinden süzülüp gelen bir ömrün sessiz tanıklarıdır.
Bir kenti anlatmak, hele ki o kent masumiyetin sığınağı, çocukluğun kalbiyse, göründüğü kadar kolay değildir. Hatırlamak kolaydır belki; ama hatırayı incitmeden, onu hoyrat kelimelere teslim etmeden anlatmak gerçek bir ustalık ister. Çünkü kâğıda düşen her kelime, aslında çoktan yitirilmiş bir zamanın kırılgan hatırasını omuzlarında taşır.
İşte Yaşar Seyman’ın anlatısı tam da bu incelikte durur. Ankara’nın, yorgun ama vakur Altındağ’ında geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarını anlatırken yalnızca kendi hikâyesini değil, bir dönemin ruhunu, bir kuşağın içe işleyen sessizliğini ve direncini satırlarına sinmiş bir sızı gibi taşır.
Geçtiğimiz hafta sonu Ankara’da “Belleğin Sarkacında Kent ve Edebiyat” başlıklı söyleşide onu dinlerken zamanın çizgileri usulca silindi. Kendimi bir dinleyici olmaktan çok, geçmişin tozlu sokaklarında dolaşan bir hatıraya dönüşmüş gibi hissettim. Anlattığı her yer, zihnimde unutulmuş bir kapıyı aralıyor; unuttuğumu sandığım ne varsa, hafızamın derinliklerinden çıkıp yanı başıma oturuyordu.
Salonda benim gibi aynı coğrafyanın izini taşıyan kaç kişi vardı, bilmiyorum. Ama şunu bütün içtenliğimle hissettim: Farklı mahallelerde büyümüş olsak da aslında aynı hayatın içinden geçmiş, aynı göğün altında benzer eksikliklerle büyümüştük. Bizi birbirimize bağlayan yalnızca mekânlar değildi; paylaşılan sevinçler, içimize gömdüğümüz eksiklikler ve en çok da dile gelmeyen o vakur susuşlardı.
Söz sırası bana geldiğinde, yılların içimde biriktirdiği mesafeyi tek bir kelimeye sığdırarak kendimi “öteki” olarak tanımladım. Belki de bu, geçmişle arama koyduğum görünmez sınırı adlandırma çabasıydı. Fakat Yaşar Seyman, tek bir cümleyle o sınırı silip attı: “Erbay, bizde öteki olmaz.” Bu söz, yalnızca zarif bir karşılık değil; belleğin derinlerinde biriken ayrışmaları onaran, insanı kendi yerine iade eden bir cümleydi. Salonda yükselen alkış, aslında hepimizin içinde sessizce büyüyen o kadim ihtiyacın—ait olma duygusunun—yankısıydı.
O gün birbirimizin ruhuna dokunduk. Anladık ki bir kent sadece taş ve betondan değil; hatıralardan, paylaşılan susuşlardan ve yarım kalmış cümlelerden inşa edilen görünmez bir yapıdır. Bir kenti yazmak, belki de onu kaybetmenin değil, hafızanın aynasında yeniden bulmanın adıdır. Belki de bir kenti yazmak, ona ait olmanın değil; onu kaybetmenin başka bir adıdır.