25 Mart 2009… Hani bazı günler vardır ya… takvimde sıradan bir yaprak gibidir ama insanın içine koca bir boşluk bırakır. İşte öyle bir gündü. Kahramanmaraş’tan Yozgat’a doğru yola çıkarken helikopter düştü… o an, sadece bir kaza yaşanmadı. Bir memleketin yüreğine ateş düştü.

Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları… Bir anda aramızdan ayrıldılar. Haberi duyan herkesin içine derin bir sessizlik çöktü. Ama o vedanın kendisi, o son uğurlayış… günler sonra, 31 Mart’ta tamamlandı. Yani acı, bir güne sığmadı. Gün gün büyüdü, derinleşti, herkesin içine yavaş yavaş yerleşti.

29 Mart’ta cenazeler Ankara’ya getirildiğinde Esenboğa’da toplanan kalabalık, bir karşılamadan çok daha fazlasıydı. Bekleyenler son bir görev için oradaydı. Tabutlar uçaktan indirildiğinde TBMM Başkanı Köksal Toptan, Devlet Bakanı Cemil Çiçek ile birlikte TBMM de birlikte mesai yaptığım Nedim Küçüker, M. Fatih Uğurlu ve Necati Sungur’la birlikteydik. Muhsin Başkanın tabutunu uçaktan alan askerlerimize uzaktan bakamazdık hemen ellerinden omuzlarımıza alıp, tellerin dışındaki bekleyen aynı acıyı taşıyan, aynı duaya ‘amin’ diyen insanlara bıraktık. Bizim başlattığımız ‘Tekbirler’ daha çok yükseldi. Saygı bazen böyle yaşanır, böyle gösterilir. O gün bir kez daha anladım… insanın yol arkadaşları da bir nimettir. Böyle dostlarım olduğu için şükrettim.

Ellerinde fotoğraflar ve “Üşüyoruz başkan” yazıları… Ağlayan insanlar vardı ama o gözyaşları çaresizliğin değil, vefanın gözyaşlarıydı. Sanki herkes içinden aynı şeyi söylüyordu: “Seni beklemek bile güzeldi…” Sonra konvoylar oluştu. Araçlar, insanlar, dualar… Herkes sessizdi o sessizlik çok şey anlatıyordu. Ankara’nın havası değişmişti o gün. Ağırdı… tarifsiz bir ağırlık çökmüştü şehrin üzerine.

31 Mart geldiğinde… Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki törende acı artık saklanamaz hale geldi. Annesinin gözyaşları… Furkan’ın babasının tabutu başındaki hali… İnsan bakmaya zorlanıyor ama gözünü de alamıyordu. Babasının fotoğrafını taşırken, aslında oradaki herkes kendi içindeki vedayı taşıyordu.

Oradan Kocatepe Camii… Orada olan hiç kimse o anı hayatı boyunca unutmayacak. Avlu dolu, sokaklar dolu… insanlar tek bir yürek atıyor. Dualar göğe yükseliyor ama içinde bir özlem var: “Üşüyoruz…” Cenaze namazı kılındı. Tabut omuzlarda…Üzerine karanfiller bırakıldı…son durak: Tacettin Dergâhı… Toprağa verildiği an… kelimelerin sustuğu yerdi. Kızı ilk toprağı attı, babasını toprağa emanet etti. O anı anlatmaya hiçbir cümle yetmez.

Bazen bir insanın ardından sadece hatıralar kalmaz. Bir söz kalır. Bir his kalır. Bir eksiklik kalır insanın içinde. Bu hikâyede de en çok o kaldı: “Üşüyoruz…” Ama bu sadece bir üşüme değildi… Bir özlemdi. Bir vefaydı. Ve hiç bitmeyecek bir hatırlayıştı.