Geçen hafta bir AVM’de piyano çalan birini gördüm. Ortaya koyulmuş piyanonun başına oturmuş, çalıyordu. Güzeldi, yani Fazıl Say değildi elbette, birkaç yerde takıldı, tempo kaydı, ama içten çalıyordu. Etrafında küçük bir kalabalık toplandı, kimisi dinledi, kimisi videoyla çekti telefonuna. Adam bitirince utangaç bir şekilde kalktı, hızla uzaklaştı. Sanki bir yanlışlık yapmış, ayıp bir şey etmişti de kaçıyordu.
Oysa ne güzeldi öyle, ortada, hiçbir iddiam olmadan, sadece piyanoya dokunmak istediği için çalmak. Ama o utanç… İşte o utanç bize çok şey anlatıyor.
Amatör kelimesi Latince “amare”den gelir, sevmek. Amatör, sevdiği için yapandır. Para için değil, şöhret için değil, beğeni için değil. İçindeki şey dışarı çıksın diye yapar. Bir zamanlar bu övünülecek bir şeydi. Rönesans’ın büyük amatörleri vardı: asıl işi devlet adamlığı olan ama teleskopla uğraşan, asıl işi tıp olan ama şiir yazan insanlar. Osmanlı paşaları hat çalışırdı, sadrazamlar bestekar olurdu. Kimse “sen paşasın, hattı profesyonellere bırak” demezdi.
Şimdi her şey profesyonelleşti. Daha doğrusu, profesyonelleşme zorunluluğu her şeyi sardı. Fotoğraf çekiyorsan Instagram hesabın olmalı. Yemek yapıyorsan tarifleri paylaşmalısın. Koşuyorsan rotanı, hızını, mesafeni sosyal medyada yayınlamalısın. Kitap okuyorsan çevrimiçi platformlarda puanlamalısın. Sadece yapmak yetmiyor artık, yapıyorsan göstermen, gösteriyorsan iyi yapman, iyi yapıyorsan para kazanman gerekiyor.
“Hobi’yi bile monetize ettik” diyoruz ya, asıl sorun o değil. Asıl sorun, hobinin bile bir sonuç üretmesi gerektiği baskısı. Bir şeyi sadece o anın keyfine yapamazsın artık. Her şeyin bir geleceği olmalı, bir hedefi olmalı, bir anlamı olmalı. Bahçede domates yetiştiriyorsan “organik ürün satabilirsin”, yürüyüş yapıyorsan “içerik üreticisi olabilirsin” baskısı.
Bu baskının adı samimiyetsizlik.
Çünkü samimiyet, sonuçsuzluğu kabullenebilmektir. Berbat resim yapmayı göze alabilmektir. Yanlış nota basmaktan utanmamaktır. Kimsenin okumayacağı bir günlük tutabilmektir. Samimiyet, başarısızlığı başarısızlık olarak değil, sürecin doğal parçası olarak görebilmektir.
Amatör kültürünün kaybolması, aslında samimiyetin kaybolması. Artık kimse bir şeyi “çünkü hoşuma gidiyor” diye yapmıyor. Ya da yapıyor ama bunu söylemekten utanıyor, sanki haklı bir gerekçesi yokmuş gibi.
“Neden kod öğreniyorsun?”
“Hoşuma gidiyor.”
“Yani iş bulacak mısın, yoksa yan gelir mi düşünüyorsun?”
“Neden Fransızca öğreniyorsun?”
“Hoşuma gidiyor.”
“Yani Fransa’ya mı taşınacaksın, iş için mi gerekli?”
Sadece hoşuna gitmesi yetmiyor artık. Bir gerekçe üretmen lazım. Amatörlük lüks, profesyonellik zorunluluk oldu.
Ve bu yüzden herkes yapamadığı şeyleri yapıyormuş gibi yapmaya başladı. Instagram’da herkes fotoğrafçı, herkes şef, herkes guru. Çünkü amatör olmak ayıp. “Ben bunda iyi değilim ama severek yapıyorum” diyemiyoruz. Ya profesyonelsin ya da hiçsin.
Peki ne yapmalıyız?
Önce kabul etmeliyiz: Merak edebilmek, severek bir şeyle uğraşabilmek bir hak. Her şeyde iyi olmak zorunda değiliz. Bir şeyi sevmek için o şeyde usta olmak şart değil.
Sonra başlamalıyız. O tozlu neyi çıkaralım dolabın altından. Yıllardır ertelediğimiz resim kursuna gidelim. Kağıda birkaç satır yazalım, kötü de olsa. Bahçeye tohum ekelim, kurusa da. Kimseye göstermeden, paylaşmadan, beğeni beklemeden yapalım. Sadece o anın keyfine.
Ve en önemlisi, başkalarına izin verelim kötü olmaya. Yemek deneyen bir tanıdığımız tuzu kaçırınca “bir dahaki sefere daha iyi olur” demeyelim, “ne güzel, kendin yaptın” diyelim. Komşunun balkonda öttürdüğü mandolinaya “profesyonel gibi çalmalısın” demeyelim, “ne güzel uğraşıyorsun” diyelim.
Amatörlük geri gelmeli çünkü amatörlük, insanca olmanın ta kendisi. Mükemmel olmadan da var olabileceğimizi hatırlamalıyız. Bir şeyi sadece sevdiğimiz için yapabilme özgürlüğünü geri almalıyız.
Belki o zaman AVM’deki o piyanistin utanarak değil, gururla kalkabileceği bir dünya yaratabiliriz.