Sabahın köründe, henüz gün ışımadan evden çıkan bir baba düşünün. Sırt çantasındaki silahları çocuğunun aldığını bilmiyor. Aynı çatı, aynı mutfak, aynı sofra; ama aralarında yıllar içinde sessizce büyümüş, artık geçilemeyen bir mesafe var. Eşyanın bizden uzaklaşmasıyla değil, tam aksine bizimle kalmasıyla aramızda beliren o sinsi, derin boşluk... Her şey görünürde hâlâ avuçlarımızın içindeyken başlayan o sessiz sürüklenme hâli. Bedenleri, nefesleri ve gölgeleri odanın içindedir. Ancak içimizdeki o sıkı kavrama gücü yavaşça, usulca çözülür. Bu bir kayıp ya da kırıklık değildir. Çok daha ince, çok daha derinden ilerleyen bir aşınmadır.

Dikkatimizin, varlığa karşı ağır ağır körleşmesidir.

Kahramanmaraş'ta yaşanan okul saldırısı, sadece bir güvenlik vakası değil; aynı evin içinde birbirine sağırlaşmış, elindekini görmekten aciz kalmış bir cinnetin tutanağıdır. Soruşturmanın döktüğü tablo, önce uzmanların dillendirdiği o acı gerçeği bir kez daha gün yüzüne çıkardı: sosyal izolasyon, daralan gerçek ilişkiler dünyası ve giderek derinleşen dijital yalnızlık. MIT Profesörü sosyolog Sherry Turkle'ın yıllar önce bizi uyardığı o "birlikte yalnızlık" çağı, bugün âdeta acı bir kehanet gibi tam karşımızda duruyor. Babasının yasal silahlarıyla okula giden bir çocuk; ailenin görüntüde yerli yerinde durduğu ama ruhsal mevcudiyetin derin bir boşluğa çekildiğinin en çarpıcı belgesi bu. Yıllar önce Cumhurbaşkanı'nın kabine sonrası millete seslenişinde dile getirdiği o tespit, şimdi çok daha yakıcı bir anlam kazanıyor: "Dijital arkadaşlar, dijital öğretmenler, hatta dijital ebeveynler evlatlarımızın hayatlarına, karakter gelişimine daha fazla etki ediyor." Kendi evladının ruhuna dokunmayı unutup, ona sadece dışarıdan yamanmış bir güç şablonu giydirmeye kalktığımızda, aslında en büyük çöküşü kendi ellerimizle hazırlarız.

Tam da bu idrak tutulmasına karşı, devlet aklının ve yasamanın devreye girmesi hayati bir önem taşıyor. Dün TBMM Genel Kurulunda kabul edilerek yasalaşan yeni düzenleme, bu gidişata dur demek için atılmış çok kıymetli bir adımdır. Doğum izni sürelerinin uzatılmasıyla ebeveynlerin çocuklarıyla o ilk ve en kritik bağları kurmasına imkân tanınırken; 15 yaş altı çocukların sosyal medya kullanımına getirilen yasal çerçeve, çocukları dijital uçurumlardan çekip alarak gerçekliğin toprağına geri döndürme çabasıdır.

Bu görmezden gelme hâli, sadece evlerimizin içine mahsus değildir. Devletler sahnesinde de benzer bir körlüğün zaman zaman kibrin içine saklandığını görürüz. Avrupa'da bir yandan ülkemizi farklı bloklarla aynı kefeye koyan iddialı siyasi söylemler kürsülerden yankılanırken, hemen arka odalarda kıtanın enerji kırılganlığı raporları hazırlanıyor. Yıllarca süren "bağımsızlaşıyoruz" söylemlerine rağmen, enerji açığının çok daha pahalı ve kırılgan alternatiflere devredildiği gerçeğiyle yüzleşiliyor. Kürsüden atılan iddialı cümleler, arka odada yazılan enerji faturalarıyla çarpıştığında ortada ne vakar kalır ne de inandırıcılık. Yanı başındaki hakikati dışlayıp ardından o hakikatin taşıyacağı ısıya muhtaç kalmak; kibrin zindanında kendi kendini boğmanın en net resmidir.

Aynı görmezden gelme hâlinin bir başka veçhesini kendi içimizde, yıllarca karanlıkta bırakılan adalet arayışlarında da tecrübe ediyoruz. 5 Ocak 2020'de kaybolan Gülistan Doku'nun dosyası, uzun yıllar boyunca bir bilinmezlik olarak dolaştı. Ta ki yeni beyanlar ve tanıklıklar ortaya çıkana dek. Delillerin karartıldığına, kayıtların silindiğine dair ciddi iddiaların ardından, aralarında dönemin kamu görevlilerinin de bulunduğu isimlerin adli sürece dahil edilmesi, bu sürecin sıradan bir soruşturma olmadığını gösterdi. Cübbe, üniforma veya mühürle hakikati örtenin, o örtünün bir gün kendi üstüne yıkılacağını öğreten tarihi bir süreçtir bu. Yalanın yayılma hızı ne kadar yüksek olursa olsun, asıl kalıcı olan hakikatin o devasa kütlesidir. Zaman gürültüyü siler; kütleyi ise daima yerli yerinde bırakır.

Tüm bu savrulmaların temelinde yatan köklü hastalık hep aynıdır: mevcudiyetin dinginliğini reddetmek. Bulduğunun bereketini sürmek yerine, henüz bulamadığının yoksunluğuyla kavrulur insan. Sahip olmak şükretmeyi gerektirir; şükretmek ise elde edileni sımsıkı tutmayı değil, onun hakkını vermeyi icap ettirir. Sürekli yeni bir ufka saldıran akıl, bastığı toprağın hakkını hiçbir zaman veremez.

Kaplumbağa ve tavşanın hikâyesini yüzyıllardır aynı açıdan okuyoruz: tavşan uyudu, rehavete yenildi, kaybetti. Peki ya o gün tavşan hiç uyumadıysa? Tam tersine, durmadan koştu. Sert toprak ayak tabanlarına vururken aklı çoktan bitiş çizgisinin ötesindeydi; hangi yarışı kazanacağını, oradan nereye gideceğini, bir sonraki rakibinin kim olacağını hesaplıyordu. İpi göğüsledi, ödülü gördü. Ama Munzur dağlarından esen o soğuk rüzgârı ciğerlerine hiç çekmedi. O toprağın kadim sıcaklığını ayak tabanlarıyla hiç hissetmedi. Kazandığı an, zaten bir sonraki yarışa çıkmıştı zihninde.

Kaplumbağa ise başka bir şey taşıyordu: her adımın ağırlığını. Taşın pürüzlü yüzeyini kabuğuyla sezdi, havadaki ısı değişimini fark etti, geride bıraktığı toprağın izini bildi. Yavaştı ama tamamen oradaydı. Bitiş çizgisine ulaştığında, o anı bütün hücresiyle yaşadı.

İşte asırlık alegorinin altında yatan sır budur: başarıyı tanımlayan şey, o çizgiyi ilk geçmek değil, o toprağa kimin kök saldığıdır. Tavşan hızlıydı, belki çizgiyi geçti, ama hikâyenin sahibi olamadı. Bedeni bitiş çizgisindeyken ruhu çoktan başka diyarlarda sürgündeydi.

Odanın köşesinde yılların yorgunluğunu taşıyan ahşap bir koltuk, üzerinde sararmış sayfalarıyla unutulmuş bir kitap ve pencereden içeri süzülen solgun bir ikindi ışığı. Işık o kapağa vurduğunda, geçmiş zamanın bütün tortusu bir anda havaya kalkar. Eşya oradadır; nefes alıp veren beden oradadır; yıllarca beklenen o eşsiz zaman dilimi tam o dört duvarın içindedir. Ancak insanın ruhu orada değildir. Bakışları henüz yaşanmamış yarınların sığ belirsizliğine kilitlenmiştir.

Bir şeye hakkıyla sahip olmanın yegâne bedeli, ona odaklanma, onu var kılma cesaretini göstermektir. Şükür, dilde aşınmış bir kelime değil; var olana, gözlerinin önünde durana bütün hürmetiyle eğilebilme sanatıdır. İleriye yürümek, ufku taramak elbette fıtratın en temel gereğidir. Ancak tam şu an basılan toprağın hakkını vermeden, kurulanı sağlamlaştırmadan atılan her adım uçuruma atılmıştır. Hayat, yalnızca şimdiki zamanın keskin idrakiyle var olur. Geçmiş geri dönemeyeceğimiz bir iz, gelecek ise tutmaya çalıştığımız bir gölgedir. Asıl marifet, gölgeyle boğuşmak değil, aydınlığın içinde dimdik durabilmektir.

Elinizdeki ince belli çay bardağının o ahşap masaya değdiği anda çıkardığı tok ses, bütün o gürültülü küresel hırslardan daha sahicidir. Sınırları aşın, yeni ufuklara yürüyün; fakat yarın sabah kapıyı açtığınızda yüzünüze vuran o soğuk rüzgârın diriliğini, ayağınızın altındaki toprağın size fısıldadığı kadim aidiyeti iliklerinize kadar hissetmiyorsanız...

Kusura bakmayın; dünyanın bütün hazinelerini de toplasanız, kendi hikâyenizin sahibi olamazsınız.

Ve bugün… 23 Nisan. Gözlerini bu satırlara dikmiş yeni nesle selam olsun. Siz bu hikâyenin sadece kahramanı değil, aynı zamanda sahibisiniz.

Bayramınız kutlu olsun.