Toprak, sınırlarını bağırmayan sessiz bir bilgedir. Ancak o ihlal edildiğinde kopacak fırtına, daima sağır edici bir sükunetle başlar.

Bugün yeryüzünün her köşesinde bitmek bilmeyen, obur bir yutma iştahı izliyoruz. Gücü avuçlarında tutanlar, kendilerini besleyen kaynakları sonsuz sanarak büyük bir körlüğün içine düşüyorlar. Düşünce dünyamızda; yutanla yutulanın, tüketenle tükenenin birbirine göbekten bağlı olduğu o amansız kaderin kadim bir karşılığı bulunur: Hasat kapanı.

Hasat Kapanı; avcının avını bitirirken kendi mezarını da kazması, toprağın üstündekini arsızca tüketirken kendi köklerini kuruttuğunu görememesidir. Yüzyıllar öncesinin sararmış bir mühimme defterindeki mürekkep kokusu, bugünün kurumuş nehir yataklarında genzimizi yakıyor. Sayfalarda uslu uslu durması gereken rakamlar, toprağın altına sızıp kökleri kemiren kara böceklere dönüşüyor. İhtirasın o kulakları tırmalayan çatırtısı, tabiatın sükunet dolu ipeksi dokunuşunda eriyip kayboluyor.

Peki, yutanın eninde sonunda kendi oburluğunda boğulacağı bu büyük çarkın, bu kör edici döngünün içinde biz nasıl ayakta kalacağız?

Geçtiğimiz günlerde, kıtaların düğümlendiği İstanbul’da yankılanan cümleler, tam da bu soruya verilmiş ağırbaşlı bir yanıttı. OECD 6. Beceriler Zirvesi’nde, insanın kendi eliyle inşa ettiği o soluksuz dönüşüme karşı net bir sınır çizgisi çekildi.

Dünyanın egemen aklı, insanı yeryüzünden tasfiye eden, tenin sıcaklığını ve emeğin bereketini ruhu alınmış bir kabuğa devreden karanlık bir kurgu inşa ediyor. Olgusal tezat ortadadır:

Küresel Analiz Raporları (WEF/McKinsey), önümüzdeki on yıl içinde milyonlarca insani iş kaleminin sistem dışına itileceğini; karanlığa gömülü, nefes almayan üretim bantlarının küresel tedariki ele geçireceğini öngörüyor. İnsanı sahadan sürerek dikensiz bir kazanç bahçesi kurduğunu sanan bu soğuk akıl, aslında ürettiğini tüketecek olan o insanı da yok ederek tam da kendi Hasat Kapanı'na doğru yürüyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan ise aynı saatlerde kürsüden şu hamleyi yapıyor: "Gelecek 3 yılda 3 milyon gencimizi istihdama kazandıracak, çalışma hayatımıza yüzyıllardır yön veren usta-çırak ilişkisini günümüz şartlarına adapte edeceğiz."

Bu iki yaklaşımın yan yana gelişi, sıradan bir istihdam politikasının çok ötesindedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın masaya koyduğu bu irade, salt yerel bir ekonomi projesi değil; aksine yeryüzünü saran bu küresel tasfiyeyi satır satır okuyan, yaklaşan fırtınanın yönünü hesaplayıp ona karşı felsefi ve pratik bir dalgakıran inşa eden stratejik bir devlet hamlesidir. Bir yanda kendi kapanını inşa eden o obur telaş; diğer yanda emeği, alın terini ve insani aktarımı merkeze alan sarsılmaz bir akıl durmaktadır.

Yeryüzünü saran bu obur telaş, sadece toprağı değil, o toprağın üzerindeki aklı da hızla yaşlandırıp tüketiyor. Sürekli bir çırpınma halindeki o köksüz akımlar enerjiyi emerken; hakikat, bulandırılmış sularda kendini asla göstermiyor. O köklü gerçeklik, ancak serinkanlı ve duru bir devlet aklının aynasında yankı bulur. Nefes almayan o soğuk idrakin önüne çıkanı sürüklediği bu keskin dönüşümde; sükuneti korumak, küresel yutulmaya direnmek ve insanı yeniden toprağa raptetmek tarihi bir zorunluluktur.

Dünyanın nüfusu yaşlanırken, eşzamanlı olarak büyük bir toplumsal erime yaşanıyor. İnsanın kendi köklerinden koparak devasa kalabalıklar içinde yalıtılması, yakıtsız kalan bir ateşin sönmeye yüz tutması gibidir. İşte bu küresel çürümenin panzehiri; aileyi kalkan yapan ve "hiç kimseyi dışarıda bırakmayan" o vakur toplumsal sığınaktır.

Türkiye’nin son çeyrek asırda kadınların iş gücüne katılımında yakaladığı ivme, tam da bu sığınağın sütunlarını inşa ediyor. Veriler, sahadaki o büyük sosyolojik uyanışın şahididir: Yüzde 27,9 seviyesinden devralınan kadınların iş gücüne katılım oranı, en güncel TÜİK verileriyle bugün yüzde 36,6 seviyelerine ulaşmış durumda. Meclis iradesiyle kabul edilerek doğum izinlerini 24 haftaya çıkaran yasal düzenlemeler, kadını üretimden koparmadan köklerine ve ailesine bağlayan o ağırbaşlı iradenin net bir yansımasıdır.

Olasılıklar bize ne fısıldar?

Günü kurtaran alkışların, insansızlaştırılmış büyüme rekorlarının bulandırıcı cazibesine kapılamayız. İhtimalleri ölçüp tartan serinkanlı bir akıl, insanın tasfiye edildiği bir dünyada kazanılacak hiçbir zaferin kalıcı olmadığını çok iyi bilir.

Bize düşen, kendi kendini yutanların o Hasat Kapanı'na bakıp hayıflanmak değil, küresel gidişatı doğru okuyarak yeryüzünde kendi sarsılmaz zeminimizi inşa etmektir. Devlet, 3 milyon genci ustaların tezgahına emanet ederek safını belirlemiş, dünyanın gidişatına boyun eğmek yerine insanın üretimdeki o onurlu serüvenine sahip çıkmıştır. Şimdi sıra; aklın, emeğin ve alın terinin bereketini sükunetle yeniden harmanlayıp, kendi insanımızı bu hikayenin tam kalbinde güvenle yaşatmaktır.

Çünkü toprağına ve insanına sadık kalan her kök, gökyüzüne daima daha gür, daha genç ve daha vakur uzanacaktır.