0
İlginç bir ülkeyiz..
Kayıtlı şartlı bir millet egemenlikten, kayıtsız şartsız millet egemenliğine bir türlü geçemiyoruz. Ya da bu "geçiş süreci"miz çok sancılı geçiyor. Bu sancıyı belki de doğal karşılamamız gerekiyor.
Çünkü uzunca bir dönem apoletlilerin siyaset yaptığı bir Cumhuriyet geleneğinden geliyoruz. Seçkinlerin Türkiye'yi yönettiği, siyasete, medyaya ve ticarete ayar verdiği bir ülkeden, Anadoluluların siyaseti, medyayı ve ticareti yönettiği bir ülkeye evriliyoruz. Bu evrilme süreci elbette kolay değil. Köklü alışkanlıklar, tartışılmamış temayüller, itiraz edilmemiş kurallar, değiştirilmesi teklif dahi edilememiş tabular ve kutsal kabul edilmiş kanunları bir anda değiştirmek, deveye hendek atlatmak kadar zor.
Sıcak sudan soğuk suya veya soğuk sudan sıcak suya bir anda elinizi sokamazsınız. Bunu deneseniz bile zarar görürsünüz, canınız yanar. Değişimlerin tedrici olmasından ziyade sürekliliğidir önemli olan.
Değişmek veya demokratikleşmek; dibi delik bir kovaya su taşımaya benzer. Üstelik bu değişim ve demokratikleşme Türkiye'de yapılıyorsa bu kovanın bugüne kadar boş olduğunu da hesaba katmak gerekiyor. 10 yıldır bu kovaya su doldurulmaya çalışılıyor. Bu açıdan bakacak olursan Türkiye'de iki kesimin eleştiri hatası yaptığını söylemek mümkün. Bunlardan ilkini iktidarın demokratikleşme hususundaki -zaman zaman- rehavetini görmezden gelenler veya bu rehavete karşı demokratikleşme hususunda yavaş olunmaması gerektiği noktasında eleştiri yapanlara karşı "ama bu kova eskiden bom boştu" argümanıyla cevap verenler oluşturuyor. İkinci grupta ise demokratikleşme hamlelerini kategorik olarak eleştiren, bütün hamleleri boşa çıkartan, paket henüz açılmadan "paketten kundir (kabak) çıktı" diyen ve her demokratikleşme hamlesine "ama kova dolmadı, yarısı boş" diyenler yer alıyor.
Her iki bakış açısı da sorunludur. Zira ilk gruptakiler, rehavet eleştirini, kovanın daha önce bomboş olduğu gerekçesiyle geçiştirerek Türkiye'ye haksızlık yapıyor. Çünkü burada ölçü, kovanın daha önce boş olması değil, su doldurma iradesinin kesintisiz bir şekilde devam ettirilmesidir. Demokrasi dinamik bir süreçtir. Bugün için demokratik gibi görünen her hangi bir kanun veya kural yarın anti-demokratikleşebilmektedir. Tüketim alışkanlıkları, kültürler, ilişkiler, teknoloji, ezcümle yaşam koşulları sürekli değişmektedir. Haliyle demokratikleşmek de süreklilik arz etmelidir. Metaforumuzdaki "dibi deliklik" de değişim ve güncellenme gereksinimini ifade etmektedir. Dolaysıyla "ama kova daha önce bom boştu" savunması bizi hiçbir yere götürmemektedir. Ayrıca bu savunma biçimi İsveç veya AB demokrasisi'nin bize olan uzaklığını görüp rehavet yerine daha çok çalışmak varken, Orta ve Uzakdoğu ülkelerinin demokrasisisini görüp "bizden daha kötüler de var" demek suretiyle demokratikleşme hızını düşürmeye benzemektedir.
İkinci gruptaki kategorik muhalifler ve hiçbir çabadan memnun olmayan gayri-memnunların Türkiye'nin özgürlük, eşitlik ve demokratikleşme adımlarını itibarsızlaştırması da bu ülkeye büyük bir haksızlıktır. Bu grupta yer alanların en büyük yanılgısı bilinçli/bilinçsiz "demokratikleşme"ye yükledikleri anlamdır. Demokratikleşmenin bir süreç olduğunu ve hiçbir zaman "tam"laşmayacağı gerçeğini ıskalamalarıdır. Yeryüzünde "tam demokrasi" diye bir şey yoktur ve hiçbir zaman da olmayacaktır. Tam demokrasi bir ütopyadır. Doğru olan, değişen yaşam koşullarına göre kendini eş zamanlı olarak yenileme ve hayatın ritmini yakalama senkronizasyonudur. Kova hiçbir zaman dolmayacaktır. Çünkü siz bir taraftan kovaya su doldururken diğer taraftan hayat koşulları ve yaşam biçimleri doldurduğunuz suyun bir kısmını dipteki delikten geri alacaktır.
Burada önemli olan pedalı sürekli dön(dürü)en bir bisiklete sahip olmaktır. Türkiye'nin kadim eksikliği de budur. Türkiye bugüne kadar bisiklet başına kim geçerse geçsin pedal çevirmek zorunda kalacağı bir sistemi bir türlü kuramamıştır. Bir başka deyişle, sivil siyaset kurumu, dibi delik olan bir kovaya su taşıyacağını ve o kovanın başına kim geçerse geçsin suyu eksiltmemesi gerektiğini öğren(e)memiştir. Ve her şeyden öte bu iradi tutum, Türkiye'de bir temayül haline gelmemiştir.
Dünkü Feyzioğlu'nun "ayar girişimini" de bu minvalde değerlendirmek gerekir. Alışkanlıklarımız sancılı değişmektedir. Nitekim Feyzioğu, "eski Türkiye'nin seçkinleri"ni temsil ederken, Başbakan'ın cesurca itirazı, salonu Cumhurbaşkanı Gül ve Genelkurmay Başkanı Özel ile beraber terk etmesi "Yeni Türkiye'nin temsiliyeti"ne tekabül etmektedir.
Mücadelenin özeti de budur. "Eski Türkiye'nin seçkinleri" ile "Yeni Türkiye'nin kurucuları (halk) "egemenlik" mücadelesi vermektedir.
Düne kadar bu mücadelede "apoetliler" de vardı. Ancak apoletliler, artık olması gereken yerde, "kışla"nın içindeler. Siyasete karışmıyorlar, siyasetçinin (halkın) yanındalar.
Şimdi "cübbeliler" var sahnede. Doğum günü, açılış günü, yıl dönümü gibi günleri, "siyasetçilere ayar verme, had bildirme günü"ne çevirmiş durumdalar.
Ancak bu gelenek ve alışkanlığın "Yeni Türkiye" yürüyüşüne direnmesi mümkün değil.
Bu ülkede -en azından şimdilik- artık pedalı sürekli çeviren, kovaya sürekli su dolduran bir iktidar ve bu iktidarı destekleyen bir halk kitlesi var.
Dün Apoletokrasi'ydik, bugün Cüppetoktasi olduk.
Ama bütün bunların sonuna geldik.
Önümüzde 'demokrasi' var.
Bu sancılar, "sağlam bir demokratik rejim"in habercisidir.
11 Ağustos da bu rejimin ilk günüdür.
@bayramzilan