“Nâmûssuzluk”, “Deyyûsluk”

Ancak hicâb duyularak nakledilecek bir başka tesbîtinin kaynağı ise, Zekeriya Sertel’dir.

Bâkiler, bir makâlesinde: “bilmem kaçıncı karısı Vera’yı, her hafta bir defa da (Vera’nın) eski kocasına gönderdiğini” yazınca, kendisinden bunun mesnedi soruluyor. Mesnedi, Zekeriya Sertel’in Nâzım Hikmet’in Son Yılları isimli kitabıdır:

“Okuyucular soruyorlar: ‘Nâzım Hikmet’in, son karısı Vera’yı, Vera’nın eski kocasıyla birlikte paylaştıklarını nereden biliyorsun? Açıkla!’ diyorlar.

“Bu dehşetli konuyu, Nâzım Hikmet’in can-ciğer arkadaşlarından, eski yoldaşlarından, meşhur komünistlerimizden Zekeriya Sertel açıkladı. Sertel’in 1987 yılında, Milliyet Yayınları arasında çıkan çok önemli bir kitabı var. İsmi: Nâzım Hikmet’in Son Yılları. Sertel yoldaş, kitabının 249-250-251. sayfalarında şöyle yazıyor:

‘…Oysa tutulduğu Rus kadını (Vera) evliydi ve bir çocuğu vardı. Rus kadını, 28 yaşlarında, genç ve güzelce bir kadındı. Kalın ve şehvetli dudakları vardı. O zaman Nâzım 58 yaşındaydı. [Demek ki sene, 1960 idi; yânî ölümünden üç sene evveli…] Nâzım, ihtiyar ve hasta bir adamdı. Bu evlilik hayatı, nasıl olsa çok sürmeyecek ve kadın (Nâzım’dan) zengin bir mirasa konacaktı. Onun için Nâzım’a iki şart koşmuştu: Mutlaka resmî nikâh yapmak, hafta sonlarında (eski kocasının) evine gidip, bir-iki gün çocuğuyla kalmak. Hatta Vera, Nâzım’la ilişkisini kocasına da bildirmiş, ondan izin istemişti. Kocası, Nâzım’a kadar gelerek, karısının ileri sürdüğü bu iki şart üzerinde ısrar etmişti. ‘Resmen nikâh yapmaz, karımın, çocuğunu görmek için haftada bir eve gelmesine izin vermezseniz, ben de onu boşamam’ demişti. Yani karı-koca, bu işi beraber kararlaştırmışlardı. Oyun açıktı, ama Nâzım, bunu görecek halde değildi. Vera’yla evlenebilmek için, bütün şartları kabule hazırdı. Nikâh da yapacaktı, kadının çocuğunu görmesine izin de verecekti.’

“Nâzım Hikmet, Vera’nın şartlarını kabul ederek, onunla resmen evlendi. Bu evliliğin sonunu, yoldaş Zekeriya Sertel, kitabının 259 ve 260. sayfalarında şöyle açıklıyor:

‘…Vera, bu kadarıyla da kalmadı. Hafta içinde de, canı istediği zaman, kapıyı çekip gidiyor, bir-iki gün görünmüyordu. Bunun için Nâzım’dan izin almak şöyle dursun, ona haber vermeye bile gerek duymuyordu. Nereye gidiyordu? Geceleri nerede geçiriyordu? Nâzım bilmiyordu. Bir gün, evliliğin nasıl gittiğini sorduğumda bana şu cevabı vermişti:

‘- Bilmediğin kadar mutluyum ben, dedi. Görmüyor musun be! Gençleştim be! Yahu Zikri (Zekeriya) şu yeni Sovyet kuşağı yok mu, alabildiğine serbest. Örneğin bizim Vera, istediği zaman, bana sormadan çıkar, gider. Günlerce gelmez. Nereye gider, niçin gider, nerede kalır, bana söylemeye bile lüzum görmez!’

‘Bir zaman sonra, karı-koca, önce yataklarını, sonra odalarını ayırdılar!’ ” (Bâkiler 2011: 175-176)

Nâzım Hikmet’in Stalinperestliği takbîh eden şiiri

Nâzım Hikmet, 1951 Haziran’ında, Türkiye’den Rusya’ya ‘Gözlerimin ışığını Stalin’e borçluyum! Her şeyimi ona borçluyum! O beni yarattı! O beni yaşatıyor!’ çığlıklarıyle koşmuştu. O devirde zâten bütün dünyâ Komünistleri Stalinperestti. Sonraları, Kruşçev, Komünistlere Şef oldu ve Stalinperestliği yasakladı, bütün yoldaşlarını da onu takbîh etmiye teşvîk̆ etti. O zamân Nâzım Hikmet’in dahi dili çözüldü ve Kasım 1962’de aşağıdaki şiiri yazdı:

1 (1)-37

(https://medyagunlugu.com/nazim-hikmetin-stalin-tavri/; 28.2.2026)

Totaliter ideolojiler, totaliter şefler îmâl̃ eder ve K̃âinâtın Rabb’ine tapmaktan imtinâ eden aklıkıtlar bu süflî mahl̃ûklara tapar…

***

“Taştandı tunçtandı alçıdandı kağıttandı iki santimden yedi metreye kadar

Taştan tunçtan alçıdan ve k̃ağıttan çizmeleri dibindeydik şehrin bütün meydanlarında

Parklarda ağaçlarımızın üstündeydi taştan tunçtan alçıdan ve k̃ağıttan gölgesi

Taştan tunçtan alçıdan ve k̃ağıttan bıyıkları lokantalarda içindeydi çorbamızın

Odalarımızda taştan tunçtan alçıdan k̃ağıttan gözleri önündeydik

Yok oldu bir sabah

Yok oldu çizmesi meydanlardan

Gölgesi ağaçlarımızın üstünden

Çorbamızdan bıyığı

Odalarımızdan gözleri

Ve kalktı göğsümüzden baskısı binlerce ton taşın tuncun alçının ve k̃ağıdın.” (“Nâzım Hikmeti’in Stalin Tavrı”, 4.6.2025; https://medyagunlugu.com/nazim-hikmetin-stalin-tavri/; 28.2.2026)

Acabâ bir gün bizde de benzeri şiirler yazacaklar çıkar mı?

“Mutlak Şef”in Nazi ve Siyonist Bl̃okları arasındaki “zâhirî tarafsızlık” siyâsetinin sonrası

“Mutlak Şef”in, 1933’te Almanya’da Nazilerin ik̆tidâra gelmesinden sonra ileride Mihver ve İttifâk Devletleri (içyüzüyle Siyonist Cephesi) olarak karşı karşıya gelecek iki Bl̃oka karşı yavaş yavaş şekillenen siyâseti, “zâhirî tarafsızlık” siyâseti olmuştu. Yânî zâhiren her iki Bloka karşı tarafsızlık, el altından ise İttifâk’a tarafdârlık…

“Ebedî Şef”in ölümünden sonra, bu siyâseti, “Millî Şef” de aynen benimsedi. Mihver Devletleriyle bilhâssa bol bol ticâret yaparak iyi münâsebetleri devâm ettirmek, hakîkatte ise, İttifâk saflarında yer almak ve bu Cepheye yardım etmek… Bu tesbîtimizin başlıca kaynağı Hâriciye Vekâleti’nin şu kitabıdır: Türkiye Dış Politikasında 50 Yıl; İkinci Dünya Savaşı Yılları (1939 – 1946), T.C. Dışişleri Bakanlığı Araştırma ve Siyaset Planlama Genel Müdürlüğü Yl., Ankara: 1973, 316 s.

Türkiye, Fransa, İngiltere arasında 19 Ekim 1939 Ankara İttifâk Muâhedesi

Aslında, Türkiye, 2. Cihân Harbi’nin başlamasının üzerinden henüz bir buçuk ay geçmişken, 19 Ekim 1939’da, Ankara’da, Fransa ve İngiltere ile imzâladığı beş sene müddetli İttifâk Muâhedesi ile saflarını açıkça belli etmişti.

Başmakâlesinde Yunus Nadi’nin de îzâh ettiği gibi, işbu “karşılıklı yardım muahedesinin bariz iki karakteri vardı”:

“1- Muahede hiçbir devlete karşı olmıyarak yalnız tedafüî mahiyettedir.

“2- Bu muahedenin tazammun ettiği hükümler arasına Türkiyenin bu yüzden büyük şimal komşumuz Sovyet Rusya ile müsellâh bir ihtilâfa gitmek mecburiyetinde kalmıyacağına dair sarih bir ihtiraz kaydı konulmuştur.” (Cumhuriyet, 20.10.1939, s. 1)

9 Madde ve 2 Protokol̃’den meydana gelen Ankara Muâhedesi’nin ilk 8 Maddesi ve 2. Protokol̃’ü aşağıdaki gibidir:

“Madde 1) Türkiye’ye karşı bir Avrupa Devleti tarafından vâk̆î bir tecâvüz netîcesinde Türkiye bu Devletle muhâsemâta giriştiği takdîrde, Fransa ve Birleşik Krallık, fiilen Türkiye Hük̃ûmetiyle teşrîk-i mesâî edecekler ve ona yed-i ik̆tidârlarında olan bütün yardım ve bütün müzâhereti yapacaklardır.

“Madde 2)

“1- Bir Avrupa Devleti tarafından vâk̆î olup Akdeniz mıntıkasında Fransa ve Birleşik Krallığın tutulacakları bir har̃be müncer olan bir tecâvüz hareketi hâlinde, Türkiye, fiilen Fransa ve Birleşik Krallıkla teşrîk-i mesâî edecek ve onlara yed-i ik̆tidârında olan bütün yardım ve müzâhereti yapacaktır.

“2- Bir Avrupa Devleti tarafından vâk̆î olup Akdeniz mıntıkasında Türkiye’nin tutulacağı bir har̃be müncer olan bir tecavüz hareketi hâlinde, Fransa ve Birleşik Krallık, fiilen Türkiye ile teşrîk-i mesâî edecekler ve ona yed-i ik̆tidârlarında olan bütün yardım ve bütün müzâhereti yapacaklardır.