Bazen bir gerçeği en net biçimde, o sistemin içinden gelen bir ses dile getirir. İşgalci İsrail dış istihbarat servisi Mossad’ın eski direktörü Tamir Pardo, “Yahudi olmaktan utanıyorum” dedi. Onun bu sözleri, yalnızca bireysel bir vicdan muhasebesi değil; aynı zamanda bir düzenin içeriden ifşası olarak yorumlanmalı…

Pardo’nun Batı Şeria’da gördüklerini Holokost’a benzetmesi, aslında sıradan bir eleştiri değil. Yağmalanan evler, şiddete uğrayan aileler ve sistematik baskı… Bunlar artık sadece dışarıdan yapılan suçlamalar değil. Eleştiriler, bizzat o yapının en kritik isimlerinden birinin tanıklığı olarak karşımıza çıkıyor. Bu ifade, İsrail’in yürüttüğü politikaların geldiği noktayı göstermesi açısından dikkate alınmaya değer…

Ancak bu çöküş yalnızca işgal altındaki topraklarda yaşanmıyor. Aynı zamanda İsrail toplumunun kendi içinde de derin bir kırılma görülmekte. Gazze saldırılarının ardından İsrail ordusu ve güvenlik birimlerinde artan intihar vakaları, savaşın görünmeyen yüzünü gözler önüne seriyor. Son 15 yılın en yüksek seviyesine ulaşan bu vakalar, sadece bireysel travmaların değil, kolektif bir psikolojik çöküşün de göstergesi…

Sahadan dönen askerlerin “bu dehşete daha fazla dayanamadık” sözleri, resmi açıklamaların ötesinde bir hakikati dile getiriyor. Tanık olunan yıkım, öldürülen siviller ve yaşanan ağır sarsıntılar, sadece karşı tarafı değil, uygulayanları da tüketen bir sürece dönüşmüş durumda. Bu durum, şiddetin yalnızca hedef aldığı toplumu değil, onu üreten yapıyı da içten içe çökerttiğini açıkça yansıtıyor.

Bu tabloya bir de Batı’nın özellikle Avrupa ayağındaki siyasi ve kültürel tutumu eklendiğinde, ortaya daha geniş bir kriz alanı çıkıyor. Almanya örneğinde görüldüğü gibi, İsrail’e verilen koşulsuz destek sadece devlet politikası olarak kalmamakta… Medya, sanat ve akademi üzerinden toplumsal bir baskı mekanizması halen işliyor.

Uluslararası hukuk, insan hakları ve savaş suçları konusunda yıllarca dünyaya ders verir gibi boy gösteren yapıların, söz konusu İsrail olduğunda aynı ilkeleri askıya alması, küresel ölçekte ciddi bir güven erozyonuna yol açtı. Bu çifte standart, yalnızca mevcut krizi büyütmekle kalmadı. Gelecekte de benzer ihlallerin önünü açacak tehlikeli bir zemin oluşturdu.

Gazze’de yaşananlara karşı en küçük bir eleştirinin dahi bastırılmaya çalışılması, “demokrasi-insan hakları” iddiasındaki rejimlerin ne kadar çelişkiler yaşayıp köşeye sıkıştırıldıklarının ispatı niteliğinde…

Berlin’deki film festivalindeki tartışmalar, bu baskının ne kadar görünür hale geldiğini bizlere gösterdi. Filistin’e destek veren sanatçıların hedef haline getirilmesi, eleştirel seslerin susturulmaya çalışılması ve kamuoyunun tek yönlü bir anlatıya zorlanması, Batı’nın uzun yıllardır savunduğu değerleri yerle bir etti. 7 Ekim’den sonra yerle bir olan değerler binasının son tuğlası da çekilmiş oldu.

Burada ortaya çıkan en çarpıcı gerçek ise şu: İsrail’in sahadaki uygulamaları sadece Filistin’i değil, ona koşulsuz destek veren sistemleri de dönüştürüyor. Almanya’da ifade özgürlüğünün daralması, protestoların baskılanması ve farklı görüşlerin itham edilmesi bu etkinin en somut yansımalarıdır.

Bu üç tablo birlikte okunduğunda –işgal altındaki topraklarda yaşananlar, İsrail toplumundaki psikolojik kırılma ve Batı’daki siyasal baskı– aslında tek bir gerçeğe işaret ediyor: Şiddet, yalnızca hedef aldığı toplumu değil, onu meşrulaştıran ve uygulayan bütün yapıları çürüten bir mekanizmadır.

Bugün İsrail’in uyguladığı politikalar, sadece Filistin meselesi bağlamında değil; daha geniş bir ahlaki ve siyasi kriz olarak değerlendirilmelidir. Çünkü bu süreç, sadece bir coğrafyada yaşanan bir çatışma değil; küresel ölçekte değerlerin, hukuk anlayışının ve insanlık tasavvurunun sınandığı bir kırılma noktasıdır.

Siyasetçiler, sanatçılar ve akademisyenler arasında artan itirazlar, bu düzenin artık sorgulanmaya başlandığını net bir biçimde gösteriyor. Eğer bu gidişat durdurulamazsa, yaşanan çürüme yalnızca belirli bir coğrafyayla sınırlı kalmayacak; küresel ölçekte daha büyük kırılmaların habercisi olacaktır.