0

Ahmet Hakan Hürriyet'te geçen hafta ünlü tarihçi İlber Ortaylı ile bir söyleşi yaptı.

Pek çok konuya temas edilmiş: İlber Hocanın oyunculuk deneyiminden IŞİD'e, Adnan Menderes'in İstanbul'u katlinden sosyolojik hal-i pür melalimize…

Söz, eğitime de gelmiş. Hoca, üniversitelerin durumundan İmam-Hatiplere ve genel olarak Türkiye'de eğitimin durumuna ilişkin görüşlerini dile getirmiş.

İlber Hoca'nın tespitleri, üzerinde söz söylemenin gerekli görülebileceği, farklı tartışmaların yapılabileceği konular ile ilgili.

Söyleşide benim en çok ilgimi çeken 'İlber Ortaylı'dan Cümleler' başlığı ile takdimi yapılan ve eğitime ilişkin Hocanın tespitlerinin yer aldığı bölüm.

Hocanın bazı tespitleri şunlar:

— İki ölü, üç diri dili çok iyi öğreneceksin ki din bilgini olan adamlara saygı duyulsun. Var mı böyle bir bakışın, kaliten?

— Türkiye kara cahil bir ülke değil ama yarım okumuş bir ülke.

— 1930'larda o savaş yorgunu yoksul ülkede bir ilim, kültür, irfan heyecanı vardı. Bugün böyle bir heyecan kalmadı. Biz 1930'ların heyecanına dönmeliyiz. Bu kadar açık...

Gerçi İlber Hoca daha önce Milliyet'te yer alan bir söyleşisinde 'Lisan bilmek marifet değil. Önemli olan çalışmak.' demişti. Çok dil bilmenin maharet olduğu bir gerçekse de neticede her türden bilginin yazgısından dil bilgisinin de muaf olamadığını söyleyebiliriz. Onun için Doğu bilgeliğinin 'Hikmet'i öne çıkarması boşuna değil.

Neyse konu etmek istediğim bu değil. Ben asıl, Hocanın 1930'lar vurgusunu çarpıcı buldum.

1930'larda Hocanın dediği gibi savaş yorgunu bir ülke olarak Türkiye'de ilim, kültür, irfan aşkı var mıydı? Olabilir. Ancak bu 'aşk' siyasal gerekçesi, toplum kurgusu ve topluma bakışı ile bugün için bizlere ne türden bir örneklik sunabilir?

Mesele sadece 'aşk' ise bir misyonerin karanlık içinde kaldıklarını düşündüğü kafirleri aydınlatma aşkından ya da işgalcinin yerlileri medenileştirme aşkından da söz edilebilir. Sırf aşkla bu işe sarılmışlar diye ne misyoneri ne işgalciyi haklı bulabiliriz. Ve aslında yapılan işin mahiyeti düşünüldüğünde ne misyonerin ne de işgalcinin aşkına özenebiliriz.

1930'lar herhangi bir tarihçinin refakatine ihtiyaç duymaksızın hatırlanacak kadar bizlere yakın bir tarih aslında. Türkiye'nin temel meselelerinin ortaya çıkışı için zemin oluşturan düzenleme ve pratiklerin uygulamaya konulduğu bir kesit. Bu ülkede birkaç nesil, kuşaktan kuşağa aktarımın sözel mirası ile dedelerinin ve ninelerinin eşliğinde döneme ilişkin ilk gayr-i resmi okumalarını yapma fırsatına sahip oldular. O okumanın tesiri o kadar güçlü oldu ki bugünkü konjonktürü ortaya çıkardı.

Biz hala 1930'ların 'aşk' ile ele alınan toplumsal ve siyasal meselelerini çözmeye uğraşmıyor muyuz?

Türkiye'nin kafa patlatılan hangi meselesi bugün ortaya çıkmıştır?

Esas kavga bugüne dair

Mevcut durum ve içinden geçmekte olduğumuz süreç özünde bugüne ve bugünün aktörlerine ilişkin kavrayış farklarından kaynaklanan bir tepkiler çeşitliliği ortaya çıkarıyor. Bu çeşitlilik Sağ'dan Sol'a farklı tonlarda ve tonlamalarda kendisini gösteriyor. Biraz dikkatlice bakacak olursak, temellendirme ister tarih üzerinden ister başka bir alan üzerinden yapılsın, temellendirmenin esas motivasyonunu bugün yaşanmakta olana ilişkin tavır ya da mesafe alış oluşturuyor.

Türkiye'de kuşkusuz kendi alanında yetkin olan isimler var.

Bu isimlerin birçoğu tahsil hayatlarının bir bölümünde tüm dünyada saygınlığı kabul edilen üniversitelerde bulunmuş, birkaç dil bilen, akademik unvanları olan kişiler. Ancak Türkiye'de son on yılda meydana gelen büyük değişim ve dönüşümü yorumlama ve mevcut siyasi gelişmelere yaklaşım noktasında 'uzmanlık' kolaylaştırıcı olmayabiliyor. Çünkü siyasal ayrışmalar ve siyasete ilişkin tasavvur zihniyet dünyanız, ideolojik kabulleriniz, değer ölçüleriniz çerçevesinde ortaya çıkıyor. Mesela dünyaca ünlü bir Paleontolog olabilirsiniz; ancak bu durum özünde siyasal bir ayrışmada sizin seçiminizin ve tercihinizin haklılığını göstermez.

Uzmanlık başka bir şeydir; sosyal, siyasal ve toplumsal bir meseleye ilişkin tercih ve kanaatleriniz farklı bir şeydir. Bugün bunu, çok dil bilen hocalarımızın bile 1930'ları bir referans noktası olarak konu etmelerinden daha çarpıcı bir biçimde ne anlatabilirdi bize?