0
Kucağına istiflediği odunları yere atarak içeri fırladı aniden. Kulaklarına inanamıyordu. Televizyonda geçen habere kulak kabarttı nefes almadan. Spikerin ağzından çıkan kelimeler karşısında buz kesilmişti. İnanmak istemiyordu. Ekrana yanaştıkça yanaştı. Annesi, oğlunun bu halini şaşkınlıkla izliyordu oturduğu sedirden. Elindeki 99'luğu daha hızlı çevirmeye başladı. Bir aksilik olduğu belliydi ama annesi oğluna bunu soracak cesareti kendinde bulamıyordu.
Baran ile Hacer, Dicle Üniversitesi'nde bir rastlantı üzerine tanışmışlardı. Ya da ilahi kader onları birbirleriyle tanışsınlar diye karşılaştırmıştı. Baran İletişim Fakültesi, Hacer de Psikoloji bölümü öğrencisiydi. İkisinin de dünya görüşü aynıydı. Hayata aynı pencereden bakar, aynı değerler manzumelerinin etrafında kenetlenirlerdi.
O gün, soğuk bir Aralık günüydü. Baran, evi ısıtmak için bahçedeki odunları İbrahim'in baltayla putları kırdığı imanla kırmış, eve götürmek için kucağına istiflemişti.
Hacer'in abisi Hakkari'de şafak sayıyordu. Tezkeresine 7 gün kalmıştı. Hacer ile Baran, biraraya her geldiklerinde yaşadıkları coğrafyada dökülen kanı nasıl durdurabileceklerini konuşuyor, çözüm arıyorlardı. Her ölüm haberinde birbirlerini arayıp "bu işi çözmemiz lazım Hacer/Baran, birşeyler yapalım" deyip, ölümlerin acısını yüreklerinde hissediyorlardı.
Baran, o gün daha evin kapısından içeri girmeden televizyondan gelen sesi işitmişti. Spikerin anonsladığı kişi, Hacer'in abisiydi. "Hakkari'de çıkan çatışmada şehit düşen Mehmet...." sesini duyar duymaz ürpermiş, kucağındaki odunları fırlatarak odaya koşmuştu. Biraz sonra Hacer arayacak, ona abisinin şehit olduğunu söyleyecekti.
Ne var ki, onların yaşadığı acı, bununla sınırlı değildi...
Baranlar 7 kardeşti. Babası yıllar evvel, Baran daha 3 yaşındayken köylerinde çıkan çatışmada nerden geldiği belli olmayan kurşunların kafasına ve boynuna isabet etmesi sonucu hayatını kaybetmişti. Baran, ailenin 6 numarasıydı. Ondan küçük Ahmet adlı bir kardeşi vardı. Kardeşler arasında babasını hiç hatırlamayan tek kişi Ahmet'ti. O henüz 1 yaşındayken babası hayata gözlerini yummuştu.
Bu acı, belki de boşluk, Ahmet'i çocukluğundan itibaren derinden sarsmıştı. Babasının kimin tarafından öldürüldüğü sorusuna cevap aramakla geçmişti çocukluk yılları.
Buğdayların biçilme dönemiydi. Baran ve ailesi, tarlada öğlen sıcağında bunalıp serinlemek için bir çınar gölgesi altında mola verdikleri bir esnada korkulan haber gelmişti.
Ahmet, babasının acısı ve o coğrafyadaki diğer bütün acılar üzerinden varlık ve rant devşirmek isteyen militanların propagandasına daha fazla karşı koyamamış köyde dört arkadaşıyla beraber dağa çıkmıştı.
Annesinin, Baran'ın ekrana yapışırcasına kulak kabarttığı spikerin söylediklerinden hiçbir anlam çıkartamayacak kadar Türkçesi vardı. Zazaca, "Baran se bû lac mı" (oğlum, ne oldu) diye mırıldandı, oğlunun konsantrasyonunu bozmaya cesaret edemeden.
Baran donakalmıştı...
Spikerin "Hakkari'de çıkan çatışmada şehit düşen Mehmet...." diye verdiği sevdiği kızın abisinin ölüm haberinin devamında anonsladığı kişi de kendi kardeşi Ahmet'ti...
Haber anonsu şöyle bitiyordu:
"Mehmet .....'in şehit düştüğü çatışmada, Ahmet ....., (...) adlı 4 terörist de etkisiz hale getirildi"
Etkisiz hale getirilen kişilerden birisi Baran'ın en küçük kardeşi Ahmet'ti. Annesi, hiçbir şeyden habersiz, sedirde tesbih çekmeye devam ediyordu.
Baran, yapıştığı ekrandan süzüle süzüle olduğu yere yığıldı. Nefes alamıyordu. Yıllardır haber alamadığı, nerde olduğunu bilmediği, en son kavurucu bir yaz sıcağında çınar gölgesinin dibinde serinlerken haber aldığı kardeşi, yıllar sonra, sevdiği kızın abisiyle girdiği çatışmada hayatını kaybetmişti.
Ahmet ile Mehmet...
Aynı yerde can vermişti.
Hacer de Baran gibi olduğu yere yığılmıştı. Abisinin şehadet haberini veren spikeri ömür boyu bir daha dinlemeyecekti. Aynı çatışmada "etkisiz hale getirilen" kişilerden birisinin sevdiği adamın kardeşi olduğunu dinlemeye mecali kalmadan yığılmıştı yere.
Baran, telefonu eline aldı. Nefesini tuttu. Hacer'i arayıp, kardeşini söyleyecekti. Çevirdi telefonu, karşıdan hıçkırıklı bir ses "Alo" dedi. Baran, yanaklarından süzülmek için peşpeşe dizilmis gözyaşlarını usülce silerek "Alo" dedi güç bela. "Alo Hacer" dedi. Hacer sadece "Baran" diyordu. Bu, tarihin en acı tek kelimelik diyalogu defalarca tekrarlandı. Ne Baran ne de Hacer konuşamıyordu. Baran'ın kelimeleri boğazında düğünlenmişti. "Ahmet de öldü" diyemiyordu.
İlahi yazgının başlattığı bir aşk hikayesi, soğuk bir kış gününde "yılan hikayesine" dönüşmüştü.
Ölümlerin yaşanmadığı bir memleket hayali kuran iki idealist aşık, ölümlerin engellediği iki aşığa dönmüştü. Aşkları iki kişiyi aşmış, topluma mal olmuş, toplumsallaşmıştı. Artık Baran'da kuyruk acısı, Hacer'de evlat acısı vardı. Belki bu acıları yenebilirlerdi. Ama yenemedikleri toplumun değer yargıları, bakış açılarıydı.
Aşklarından bir gram bile eksiltmeden ama toplumsal merceğe boyun eğerek ayırmak zorunda kaldılar yollarını, gönüllerini ayırmadan, gönülden ayrılmadan.
Günler sonra Baran'ın kardeşinin de o çatışmada hayatını kaybettiğini öğrenmişti Hacer. Aşkından şüphe etmeden, Baran'dan kuşku duymadan.
İki kişilik bir aşkın, dört kişilik bir enkaza dönüştüğü, ardından iki kişinin kendi arasındaki hukukun devreden çıkıp toplumsal normların devreye girdiği bir dramın başrol kahramanlarıydı artık Baran ve Hacer.
Okuldan aynı zamanda mezun olur her ikisi de. Denilirki, mezuniyet töreninin olduğu gün Hacer ve Baran birbirlerinden habersiz ama birbirlerini hissederek keplerini öylesine hızlı havaya fırtlatırlar ki, iki kep, havaya fırlatılan bütün kepleri orta yerden yarıp gökyüzünde süzül süzüle kavuşur, birbirine yapışır ve yere doğru yine birleşerek iner.
Hacer, Kütahya'ya psikolog olarak atanır. Baran da yoluna gazeteci olarak devam eder.
Her ikisi de o günden sonra birbirleriyle hiç konuşmazlar. Hiç görüşmezler. Hacer, Baran'ı Baransız, Baran Hacer'i Hacersiz yaşar.
Defalarca elleri telefona gider, ama dayanırlar. Aşklarını varıklarını ortaya koymadan, yokluklarında yaşatırlar.
İmkansızı sevmekti belki de en büyük sevgi. Hiç karşılık beklemeden, hiç karşılık görmeden yaşamak.
Birbirlerini bıraktıkları gibidirler. Hacer ve Baran dünyayı değiştirmek isteyen iki idealist olarak devam ederler hayata.
Tomurcukların açmaya başladığı, yeşilin sarıya meydan okuduğu bir ilkbahar günüdür.
Hacer, toplumsal psikoloji üzerine konuşma yapmak üzere davet edildiği konferansta kürsüye çağrılır. Baran da aynı konferansa gazeteci olarak davet edilmiştir. Ama henüz salona girmemiştir. Yoldadır.
Derken, Hacer konuşma yapmaya başlar. Biraz sonra salona Baran girer.
Aradan yıllar geçmiştir. İkisi de evlenmemiştir.
Salonun kapısı açılır. Baran'ın koluna birisi girmiştir. Elinde ise bir baston.
Hacer Baran'ı görür, buz kesilir. Yutkunmaya başlar, nutku kesilir. Karşısında gördüğü sevdiğidir, Baran'dır...
Baran, o soğuk Aralık gününden sonra hiç durmadan gizli gizli ağlamıştır. Bu ağlama nöbetleri gözlerini kör etmiştir. Göremez olmuştur.
Hacer, kürsüden iner...
Baran'a doğru koşar, koşar, koşar...
Sarılırlar, toplumsal normlara meydan okurcasına... Toplumun gözü önünde... Sahnede... Sımsıkı...
Akşam olur...
Hacer eve gitmiştir.
Aynanın karşısına geçer...
Derin bir nefes alır, cebinden Baran'ın fotoğrafını çıkarır, bakar uzunca... Son kez...
Ve gözlerini kırpmadan gözlerini çıkartır.
Tarihe geçecek o sözü söyleyerek:
"Senin karanlığın, benim aydınlığım olamaz"