0
Takvimler 8 Haziran'ı gösterdiğinde Türkiye bambaşka bir sabaha uyanmıştı. İlk kez HEP geleneğinden gelen bir parti barajı aşmış, tarihin en büyük siyasi temsiliyetine ulaşmıştı. 8 Haziran sabahı HDP, Türkiye'nin en büyük ili olan İstanbul'da MHP'yi bile geride bırakmış, Türkiye genelinde 80 Milletvekili çıkartmıştı. Tüm bunların yanı sıra büyükşehir belediyeleri de dahil olmak üzere toplam 103 belediyeyi de yönetmekteydi.
Şüphesiz bu siyasal sıçramanın sosyolojisi, "barış iklimi ve şiddet siyasetinden birlikte yaşam siyasetine geçişe" dayanmaktaydı. Zira HEP'ten bu yana kendisini hep şiddet sarmalının yıkıcı psikozuyla ifade eden bir gelenek vardı. Bu gelenek ilk kez 7 Haziran'da yerini yeni bir dile bıraktı. Her ne kadar HDP'nin kampanyası "Erdoğan karşıtlığı"na dayansa da, retorik olarak silah ve şiddetle araya mesafe koymayı da ima ediyordu. Bu yeni yönelim politik şiddeti ihtiva etse de "ehveni şer" olarak kabul edilebilirdi.
Ne var ki, evdeki hesap çarşıya uymadı. Kandil, siyasetin kendisine rağmen aktörleşmesini istemedi. Bunun yanı sıra HDP'nin üst yönetiminde egemenleşen lümpen Türk Solu da sivil siyasetin aktörleşmesine pek razı değildi. Evdeki hesap "siyaset" iken, çarşıda hesap silahın siyaset üzerinde hegemonya kurması veya siyaset alanının daraltılmasıydı.
Nitekim öyle de oldu. 7 Haziran'a kadar "barışın sigortası, teminatıyız" diyen Demirtaş, 7 Haziran'dan sonra "PKK'ya silahı biz bıraktıramayız" demeye başladı. Kandil bir karabasan gibi TBMM'deki 80 sandalyenin tamamına tek başına kendisi oturdu. Öcalan bypass edildi. Sivil siyaset, müzakere, istişare ve barış masası üzerinde sallanan Demokles kılıcı Kandil'di artık.
Bütün bu olup biteni muhtemelen devlet tarafı da okuyamadı. Eğer okumuş olsaydı bu tarihi dönüm noktasına müdahale eder, "silah ile söz" arasında sıkışan siyasal ortamı "söz"ün lehine olacak şekilde sonuçlandırırdı. Savaş ile barış arasında gel-git yaşayan siyasetçileri, seçmeni, ezcümle tüm PKK/HDP bileşenlerini ayrıştırırdı. Öcalan'ın kendisinden ziyade "mitolojisi" bu noktada önemliydi. Bir çözeltiyi ayrıştırmak için "ayraçlara" ihtiyaç duyulur. Sözgelimi katı ve sıvının karıştığı bir çözeltiyi ayrıştırmak için "süzgeç kağıdına" ihtiyaç vardır. Bu çözeltiyi süzgeç kağıdından geçirdiğinizde katı olanlar üstte, sıvı olanlar altta kalır. İşte Öcalan'ın mitolojisi, Kandil, HDP ve PKK tabanında savaş ve barıştan yana olanların ayrışması için tam bir "süzgeç kağıdı"ydı. Devlet tarafı bunu göremedi.
Günün sonunda üç yıl sonra Demirtaş'ın CNN'de çaldığı sazı Kandil eline aldı. Kandil'in tezenesi ise "kalaşnikof mermisi"nden ibaret.
Şimdi şehirler işgal altında, gençler beşer beşer ölüyor. İsimleri gazete manşetlerinde sadece "leş"ten ibaret. HDP ise Kandil'e teslim. "deve-cüce" oyunu oynanıyor. Kandil deve dediğinde HDP kalkıyor, cüce dediğinde oturuyor. Tüm bunlar olurken, yaşasa belki de doktor olup kendisi için "leş" manşeti atan editörleri muayene edecek gençler hayatını kaybediyor, anne-babaları ömür boyu sürecek gözyaşlarını yeniden dökmeye başlıyor, yoksul Kürtler derme çatma evlerinden atılıyor, adına öz yönetim denilen ilçelerden kitlesel göçler, dramlar başlıyor.
Bugün itibariyle Kandil, hiçbir gerekçesi olmayan şiddeti, "öz yönetim" "özerklik" bahanesiyle toplumsallaştırmak istiyor. Çünkü 84'de başlayan PKK'nın silahlı mücadelesi ilk kez bu kadar yalnız. Kürtler, bugün şehirlerinde camilerinin avlusuna kadar taşınmış bu kirli çatışmayı istemiyor. Silahlı mücadeleye zerre-i miskal destek vermiyor. İşte bu cari tablo tam anlamıyla bir "kopuşu" ima ediyor. PKK tabanının PKK'dan kopuşunu ima ediyor. HDP tabanının HDP'den kopuşunu ima ediyor. Merkez medya silahşörlerinin, kerameti kendinden menkul nostaljik solcuların ve devrim hayallerini Kürt gençlerinin ölümleri üzerinden devşiren köşe yazarlarının ortaya attığı "Kürtlerle Türkler arasında duygusal bir kopuş başladı" tezi masa başı konforuyla yapılmış, yanıltıcı ve sahte bir tez.
Eğer Kürtler, duygusal bir kopuş yaşıyor olsaydı:
1-Özyönetim/Özerklik ilan edilen yerlerden çıkmazdı.
2-Çıksa bile Batı'ya Türklerin yanına değil, Kürtlerin yanına, Erbil'e, Rojava'ya göç ederdi.
Günün sonunda çok açık ve yalın bir gerçekle karşı karşıyayız.
Türkiyelileşmesi beklenen HDP ANAPlaşıyor.
Yaşamı göstermesi gereken yön levhaları mezarlıkları gösteriyor.
Bir kez daha Kürt coğrafyasında kutsallaştırılan tek şey ölüm maalesef.
Dünya Kültür Mirası kapsamında koruma altına alınmış surların içinde hayatı koruma altına almıyor hiç kimse…
HDP içerisinde buna "dur" diyebilecek hiç kimse yok.
Kendisini 2'ye katlamış, yüzde 13'lük, 80 sandalyeli, 103 belediyeli bir siyasi hareketten geriye icraatlar hanesine "80 km duble hendek kazdı" yazan bir siyasi parti kaldı.
Kül olmuş bir tarih, yıkılmış bir medeniyet, ölüm saçan siperleri konuşma kürsüsü olarak kullanan bir siyasi parti kaldı.
Barışın sigortası olacağı yerde kendisini "mezarlıkların sigortası" olmaya adayan bir siyasi parti kaldı.
Hatta geriye bir "siyasi parti" bile kalmadı.
Fukuyama, HDP üzerine çalışsaydı eğer…
Muhtemelen HDP için "Siyasetin Sonu"nu yazardı…