Bugün kırık bir tebessümden dökülen cam parçalarını topladım. Belki yeniden birleştirebilirim, o tebessümü eski aslına döndürebilirim umuduyla... Keskin kenarları ellerimi kesti ama o an hissetmedim; ancak kan toprağa damladığında fark ettim ne kadar derinden incindiğimi.
Bazı fırtınalar sadece insanın kendi iç denizinde kopar.
O dalgaların dışarı taşması, yarayı temizlemek yerine sadece daha fazla can yakar. Dışımıza ördüğümüz o sarsılmaz ve soğuk duvarları yıkıp hislerimizi tüm çıplaklığıyla orta yere sermek her zaman mümkün olmaz. Zira sevmek, birbirini her nefeste kusursuzca anlamak değildir; farklı yaşanmışlıkların tortusu birikmiştir köklerde. O yüzden susarız; anlatmak içimizden gelmez, anlaşılamamanın o ağırbaşlı sükûtuna sarılırız.
İşte bu sükûtun içinde, kendi elleriyle diktiği ağaçların gölgesinde üşümesi ne ağır bir yüktür insanın. İnsan evinden sınır dışı edildiğinde değil, evinin içindeki herkes menfaate dayalı soğuk bir dili konuşmaya başladığında sürülür. Bir coğrafyayı yurt yapan şey üzerindeki yapılar değil, altındaki manadır.
O mana kuruduğunda, doğruların kâr-zarar terazisinde tartıldığı bir iklimde, asıl değerlere sımsıkı tutunan herkes kalabalıkların o sağır edici gürültüsünde sesini yitirir. Çevresindeki herkes güce taparken toprağın kadim sıcaklığını arayan bir zihnin yaşadığı bu dilsiz kopuş, düşünce dünyamızın o derin damarlarında sarsıcı bir ünsiyet sürgünü olarak kanamaya devam eder. İnsan her gün aynı kapıdan girer, aynı masaya oturur ama ruhu o mekana bir daha asla temas edemez.
Bu sürgün yerinde, o cam kırıklarının üzerinde yürürken hayat bize kusursuz heykeller olmayı değil, adımlarımızın bilincinde olmayı öğretir. Hepimiz o sisli yollarda yanlış kararlar verir, yanlış sokaklara saparız.
Asıl mesele, hiç hata yapmamak değil; aynı hatanın kesiklerinde ısrar etmemektir.
Yanlış yapmak insanın çamurunda vardır, fakat aynı yanlışa kök salmaya tutunmak kader değil, kibrin ta kendisidir. Hata size haritadaki eksik yolu gösterir, inat ise elinizdeki pusulayı tamamen parçalar. Bazen sert bir düşüş, tabiatın acımasız bir uyarısıdır. Uçurumun kenarına gelindiğinde inatla karanlığa yürümek yerine, canımız yansa bile o asil rücu iradesini gösterebilmek, o yanlış yoldan geri dönme vakarını kuşanabilmek asıl güçtür. Yanılmak insanı büyütür, ısrar ise ruhu ufaltır.
Gözlerinizi kapatın ve sokağa çıktığınız o eşik anını hissedin.
Asfaltın çatlaklarından sızan incecik bir toprak kokusu, ansızın yüzyıllar öncesine ait bir dervişin duasına dönüşüp genzinizi yakıyor. Göğü yırtan o mağrur kulelerin hissiz camlarına çarpan rüzgâr, kibrinden ödün verip geri dönmeyi reddeden asırlık bir çınarın kırılan dallarından kopan acı feryadı taşıyor. Koca şehir, nabzı atan taşlaşmış bir yüreğe dönüşürken; sadece toprağa secde edenlerin duyabileceği o ağırbaşlı ritim göğüs kafesinize çarpıyor.
İskoç düşünür Ian Dallas, hakikati arayış yolculuğunun ardından aldığı isimle Abdülkadir es-Sufi, "Gariplerin Kitabı" adlı o sarsıcı eserinde tam da bu ruh halinin haritasını çıkarmıştı. Kitabın o ağırbaşlı dokusunda yankılanan, "Garip, herkesin normal kabul ettiği o büyük yalanın içinde, hakikatin o ağır yalnızlığını omuzlayan kişidir." tespiti, bu sessiz direnişin en net tanımıdır. O, insanın hesaba ve çıkara tapan o amansız öğütücüden kaçıp, hatasında ısrar etmeden hakikate sığınışını büyük bir "gariplik" olarak resmetmişti. Her şeyin piyasasının olduğu bir düzende, satılık olmayan bir kalbe sahip olmak dünyadaki en sarsıcı garipliktir.
Bizler rüzgârın önünde savrulan kuru yapraklar olmayı reddetmeliyiz. Aklın o acımasız hesap defterlerinde ezilmeyi reddeden, sahte ışıklara teslim olmayan o sessizler, yeryüzünün asıl varisleridir. Çünkü fırtına dindiğinde ayakta kalanlar, çıkarlarına göre eğilenler değil; toprağın kendisine sevdalı o şerefli garipler olacaktır.
İşte o şerefli gariplerin bu dilsiz bekleyişi, ebedi bir susku değildir; aksine, vakti geldiğinde kendi hikâyesini aslına rücu ederek yeniden anlatmanın ağırbaşlı bir hazırlığıdır.
Bugün tüm bu içsel sürgün satırlarını kaleme almamın, bu yüzleşme çağrısını yapmamın somut bir sebebi de tam olarak budur. Çünkü içimizde kopan bu fırtınaların, hatada ısrar etmek yerine özümüze dönme sancımızın, tam da şu günlerde İstanbul'un kalbinde vücut bulan bir karşılığı yaşanıyor. Kendi ellerimizle ürettiğimiz o yeni hesaplayıcı akıl karşısında ezilmeden kendi hikâyemizi nasıl baştan kuracağımızı tartışan, farklı coğrafyalardan gelmiş yetmiş sanatçıyı bir araya getiren bir düşünce çadırından bahsediyorum.
İnsanın toplumsal hafızadaki yerini "Yeniden Anlat" (Retell) şiarıyla masaya yatıran bu arayış, sıradan bir teknoloji gösterisi değil; köklerimize tutunma pratiğidir.
Eğer siz de bu satırlarda anlattığım o sessiz muhafızlardan biriyseniz, bilin ki bu ruh hali bir yerlerde yankısını buluyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Anadolu Ajansının omuz verdiği, Atatürk Kültür Merkezi'nde kurulan 6. İstanbul Dijital Sanat Festivali'nin bu ağırbaşlı zemininde yerinizi alın.
Zihninizi yoran o gündelik hesaplardan sıyrılıp, bu derinlikli arayışa tanıklık etmek için kapıların bugün kapandığını hatırlatmak isterim.
Zira fırtına dindiğinde yeryüzü, kibrin kulelerine sığınanlara değil; o sarsılmaz çağrıyı sessizce kalbine indiren gariplere kalacaktır.