0
Doğu/Güneydoğu'da son zamanlarda teröre karşı çıkartılan sesin desibeli her zamankinden çok daha yüksek geliyor kulaklarımıza. Kuşkusuz bu yüksek desibelli sesin çıkmasının arka planında bölge halkının yaşadığı önemli kırılma noktaları var.
Bunlardan ilki, PKK'nın halk tabiriyle ortada fol ve yumurta yokken Çözüm Süreci masasını devirmesiydi. Hatırlayacaksınız, PKK saçma sapan bir bildiri yayınlayarak çatışmasızlık sürecini bitirdiğini ilan etmişti. Bildirinin saçmalığı muhtevasında saklıydı. PKK, durup dururken kendisini HDP'nin yerine koymuş, tamamen siyaset kurumunun konusu olan "barajlar" meselesini bahane etmiş ve "bundan sonra barajlarda görev yapan herkes hedefimizdir" diyerek süreci bitirdiğini ilan etmişti. Ardından çatışmalı dönem başladı. PKK, Ceylanpınar'da bir gece yarısı uykuda olan iki polisi şehit etti. O gecenin sabahında "Güvenlik Zirvesi" toplanmış ve askeri operasyona başlanmıştı.
İşte PKK'ya karşı bölge halkında oluşan ilk kırılma tam da burada başladı. Bölge halkı, PKK'nın durup dururken süreci bozmasına öfkelendi. Belki de bugüne kadar başlayan barış müzakerelerinde ilk kez süreci bitiren taraf devlet değil PKK'ydı. Sürecin bu boyutu bile devletin derin devlet kalıntılarından temizlendiğinin kanıtıydı. Zira bugüne kadar başlatılan bütün barış müzakereleri derin devlet tarafından sabote edilmiş ve barış süreci heba edilmişti. Bu defa bir ilk yaşanıyordu. Kürt halkı, Çözüm Süreci bozulduğu için ilk kez faturayı devlete değil, PKK'ya kesmişti.
Nitekim PKK, dağlardaki militanlarını kentlere indirip, hendekler kazmaya başlayınca Kürt halkı öfkesini daha da açık göstermeye başlamıştı. Yerinden yurdundan edilen, evleri başlarına yıkılan, sokakları, camileri, mahalleleri darmadağın edilen halk, tepkisini yaşadıkları evleri terk ederek, PKK'nın "terketmeyin, direnin" çağrılarını dinlemeyerek göstermişti.
Bu tepkiler giderek toplumsallaşıyor, Sur'a, Cizre'ye, Nusaybin'e esnaf ziyaretine giden HDP'li vekiller bizzat halk tarafından kovuluyordu. Hendekçilere lojistik destek vermekten başka hiçbir halta yaramayan belediyelerin yetkililerine tepkiler çığ gibi büyüyordu.
Kürt halkı, Çözüm Süreci'nde elde ettiği kazanımların "şımarık ve fütursuz bir tavırla" kaybedilmesini kabullenemiyordu. Evlatlarının cenazelerini soğuk musalla taşlarından yeniden kaldırılmasına dayanamıyordu.
Öte yandan PKK da halkın bu tavrına karşı giderek sertleşen eylemlere başvuruyordu. Ve sonunda beklenen tehditvari açıklama geliyordu. PKK'nın yönetici kadrolarının Kandil'den "serhildan, direniş" çağrılarına uymayan halka karşı "hain, korkak" türü aşağılayıcı ve jakobenist açıklamaları peşpeşe geldi. Bu açıklamaların ardından bölgede Kürt sivillerin şehit edildiği haberleri ardı ardına düşmeye başladı ajanslara.
İkinci kırılma noktası da Kürt halkının 15 Temmuz'da tıpkı Çanakkale'de olduğu gibi kaderini Türk kardeşlerinin kaderiyle bir tutup darbecileri püskürtmek için meydanlara akın etmesiyle başladı. Kürtlerin gösterdiği bu ahlaki tavır, PKK'nın hiç istemediği bir tavırdı. Zira PKK, yıllarca Türk/Kürt fay hattını hareketlendirerek varlığını tahakküm ediyordu.
Kürtlerin günlerce meydanlarda ellerinde bayraklarla darbecilere direnmesi PKK ve HDP'yi daha da hırçınlaştırıyordu. Zira PKK/HDP tabanı bölgede hızla eriyor, 7 Temmuz'da elde edilen niceliksel kazanım büyük bir hızla buharlaşıyordu. Bu kopmalar, ne HDP, ne de PKK tarafından durdurulamıyordu.
Sonra olan oldu...
PKK, 15 Temmuz darbe girişiminde Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve Başbakan Binali Yıldırım'ın çağrılarına kulan veren Kürtleri cezalandırmaya başladı. Van, Diyarbakır, Batman başta olmak üzere, 15 Temmuz'dan itibaren meydanları dolan, demokrasi nöbetleri tutulan illerde Kürt siviller hedef alındı. Kürtlerin düğünlerine varıncaya kadar sivillerin olduğu bariz ortada olan yerlerde bombalar patlamaya başladı.
Ne var ki, PKK ne yaparsa yapsın amacına ulaşamıyor, Kürtleri sindiremiyor, meydanlardan geri çektiremiyordu. Bütün tehdit ve baskılara rağmen bölge halkı terörün karşısında dimdik ayakta duruyor, PKK'ya karşı güçlü ve etkili bir ses çıkartıyordu.
Bugün geriye dönüp bakıldığında Türkiye'nin terörle mücadelede çok kritik bir eşikte olduğunu söylemek mümkün.
Bölgenin yakın tarih sosyolojisini iyi bilenler, son iki yıldır Kürt halkında belirgin ve radikal bir değişim olduğunu mutlaka görür.
İşte, asıl mesele barajda biriken bu suyu enerjiye çevirip çevirmeyeceğimizdir.
Önümüzde iki seçenek var!
Ya "su akar, Türk bakar" diyeceğiz. Bölgedeki kırılmadan dolayı biriken potansiyel enerjiyi kinetik enerjiye çevirmeyip heba edeceğiz ve kaseti başa saracağız.
Ya da Kürtlerin ortaya koyduğu bu cesur tavrı, onlara destek olarak, yanlarında olarak, Batı'yı Doğu'ya yönlendirerek büyüteceğiz ve bu tarihsel fırsatı kalıcı bir birlikteliğe ve terörün püskürtülmesine kanalize edeceğiz.
Bu yönde Batı'da hareketlenme de yok değil. Ali Yalçın'ın başında olduğu Memur Sen'in de aralarında olduğu 1000'in üzerinde STK, geçtiğimiz günlerde Van'da "teröre karşı kardeşlik mitingi" yaptı.
Altında 1000'in üzerinde STK'nın imzasının olduğu bildirideki şu kısımlar herşeyi özetliyor:
"Terörün dini, dili, ırkı, mezhebi, meşrebi yoktur ve senin terörün benim terörüm yaklaşımı reddedilmelidir. Terör, en büyük insanlık suçu, kardeşlik ve insan onuruna yönelik en büyük tehdittir. Nereden ve kimden gelirse gelsin her türlü terörü lanetliyoruz. PKK, DAİŞ, FETÖ bizim için aynıdır. Kardeşliğimizi korumalı, dirliğimizi kuşanmalıyız. Bize lazım olan fitne, fesat ve terör değil merhamet ve adalettir. Bu bilinçle kamuoyuna çağrımız şudur: "Gelin bir olalım. Veda Hutbesi ile yüreklerimizi birleştirelim. Bir birimize rahmet olalım, düşmanlığa sırtımızı çevirelim. 15 Temmuz gecesinin karanlığını aydınlatan direniş ruhuna sahip çıkarak ebedi kardeşlik için 79 milyon birlikte mücadele edelim."
Ne diyelim...
Haydi Türkiye!
Teröre Karşı Ses Ver, Geleceğine Yön Ver...