Cemaat taassubu, insanın kendi çevresini hakikatin ölçüsü hâline getirmesiyle başlar. Bir süre sonra kişi, hakikati anlamak için ölçülere başvurmak yerine, kendi çevresinin kabullerini hakikatin ölçüsü saymaya başlar. Böylece hakikat, uğruna mücadele edilen bir değer olmaktan çıkar; mensubu olunan yapının çıkarlarına göre yorumlanan bir araca dönüşür.

En tehlikeli sapma, hakikate hizmet ettiğini düşünürken hakikati kendi hizmetine koymaktır.

Bu zihniyette bir hayrın nerede doğduğu, kimin eliyle büyüdüğü ve kime ulaştığından çok, kimin hanesine yazılacağı önem kazanır. Başka bir çevrede ortaya çıkan güzellik görmezden gelinir, başka bir yerde yetişen insan küçümsenir, kontrolümüz dışında gelişen hizmetler tehdit olarak algılanır. Çünkü artık ölçü, yapılan işin hakka ne kadar hizmet ettiği değil, kimin tarafından yapıldığıdır.

Böylece davanın büyümesiyle kendi nüfuzunun büyümesini birbirine karıştıran bir anlayış ortaya çıkar. İnsanların hakikate ulaşması değil, kendi kapısından geçmesi önemsenir. Hizmetin yaygınlaşması değil, hizmet üzerindeki hâkimiyetin korunması amaçlanır.

Davanın büyümesini kendi çevresinin büyümesiyle özdeşleştirenler, bir gün kendi çevrelerini korumak uğruna davanın imkânlarını daraltırlar.

Oysa dava hiçbir şahsın, cemaatin veya kurumun mülkü değildir. Hiçbir yapı hakikatin tapusunu elinde bulundurmaz; hiç kimse insanları Allah'a davet etme hakkını tekeline alamaz. Kurumlar ve cemaatler, bu yolda hizmet eden vasıtalardır. Vasıta, amaç hâline geldiğinde ise hizmetin yönü değişir: Hakikate bağlılık, yerini yapıya sadakate bırakır; eleştiri ihanet, farklılık tehdit, başka bir yerde yetişen insan rakip sayılır.

İşte bu noktada ümmetin ortak maslahatları, dar grup hesaplarına kurban edilir. Birlikten söz edilirken rekabet derinleşir; kardeşlik savunulurken kardeşin başarısı hazmedilemez. Herkes davanın geleceğini düşündüğünü söyler ama çoğu zaman korumaya çalıştığı, davadan ziyade kendi konumudur.

Peki, bunun neresinde ihlas vardır?

İhlas, bir işe iyi niyetle başlamaktan ibaret değildir. Yapılan hayrın kimin eliyle gerçekleştiğine takılıp kalmamayı, iyiliğin başkasının adıyla anılmasını da gönül rahatlığıyla karşılayabilmeyi gerektirir. Samimi bir davetçi, insanların yalnızca kendi eliyle yetişmesine sevinmez; nerede ve kimin eliyle olursa olsun hakka ve hayra yönelmelerinden memnuniyet duyar. Çünkü onun amacı kendi çevresini büyütmek değil, iyiliğin yeryüzünde karşılık bulmasıdır.

Hakikaten hayrı isteyen, onun mutlaka kendi hanesine yazılmasını beklemez.

Elbette bu, her faaliyeti sorgulamadan kabul etmek anlamına gelmez. Her yapı eleştirilebilir, her hizmetin yöntemi ve sonucu değerlendirilebilir. Ancak eleştirinin ölçüsü aidiyet değil, hak ve adalet olmalıdır. Yanlışı kim yaparsa yapsın yanlış diyebilmek, doğruyu kim gerçekleştirirse gerçekleştirsin hakkını teslim edebilmek gerekir. Ahlaki olgunluk, kendi çevremizin yanlışına karşı da başkasının doğrusuna karşı da adil kalabilmektir.

Asıl sorun, yapıların zamanla kendi varlıklarını davanın varlığıyla özdeşleştirmesidir. Başlangıçta insanları hakikate ulaştırmak için açılan kapılar, bir müddet sonra tek geçit olduklarını iddia etmeye başlar. Kurumlar vazgeçilmez, yöntemler tartışılmaz, mensubiyet ise hakikatin ölçüsü hâline gelir.

Oysa hiçbir kapı, kendisini tek kapı ilan ederek hakikatin sahibi olamaz.

Bir insanın başka bir çevrede yetişmesi, ümmet için taşıdığı değeri azaltmaz. Bir hizmetin bizim elimizle gerçekleşmemesi, onun kıymetinden bir şey eksiltmez. Başka bir yapının başarısı da bizim kaybımız olmak zorunda değildir. Hakikat, tek bir grubun sınırlarına sığmayacak kadar geniş; hayır ise tek bir merkezden doğmayacak kadar bereketlidir.

Bu nedenle insanın kendisine sorması gereken soru açıktır: Gerçekten davanın büyümesini mi istiyoruz, yoksa davanın bizim üzerimizden büyümesini mi?

İnsanların Allah'a yönelmesini mi önemsiyoruz, yoksa bize yönelmesini mi? Hayrın yayılmasını mı arzuluyoruz, yoksa hayrın bizim adımızla anılmasını mı?

Bu soruların cevabı, çoğu zaman söylediklerimizde değil, başkasının başarısı karşısında gösterdiğimiz tavırda gizlidir. Çünkü ihlas, yalnızca kendi yaptığımız işte değil, başkasının yaptığı hayra duyduğumuz saygıda da kendini gösterir.

Dava bilinci, bir yapıya körü körüne bağlanmak değildir. Bir kurumu sevmek, onun her kararını doğru kabul etmeyi; bir cemaate mensup olmak, diğerlerinin hayrını küçümsemeyi gerektirmez. Aidiyet sorumluluk doğurabilir ama hakikati eğip bükme imtiyazı vermez.

Dava bizim değildir; biz davaya emanetiz.

Emaneti mülkümüz gibi görmeye başladığımızda hizmeti nüfuza, kardeşliği rekabete, daveti tahakküme dönüştürme tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Emanet bilinci ise bize, yaptığımız işin şahsımızdan ve mensubu olduğumuz yapıdan daha büyük olduğunu hatırlatır.

Davanın geleceğini düşünenler, kendi gölgeleri altında kaç kişinin toplandığını hesaplamakla yetinmez; o gölgenin dışında yetişen fidanların da büyümesine sevinirler. Çünkü maksat gölgeyi genişletmek değil, hayatı çoğaltmaktır.

Sonuçta mesele son derece açıktır: Bir hayır bizim elimizle gerçekleşmedi diye hayır olmaktan çıkmaz. Bir insan bizim çevremizde yetişmedi diye ümmet için kazanılmış bir değer olmaktan uzaklaşmaz. Bir hizmet bizim adımızla anılmadı diye kıymetini kaybetmez.

Hakikati seven, onun başka ellerde güçlenmesinden rahatsız olmaz. İhlas sahibi olan, iyiliğin kendi kontrolü dışında büyümesine engel olmaz. Davayı gerçekten dert edinen, kendi çevresinin sınırlarını değil, hayrın ufkunu düşünür.

Çünkü samimiyet, iyiliğin yalnızca bizimle büyümesini istemek değil, biz olmasak da büyümesine gönülden razı olabilmektir.

Davanın büyümesini isteyen, kendi gölgesinin büyümesini değil; hakikatin, adaletin ve hayrın büyümesini ister.