0

İslam düşünce geleneğinde Kerramiyye adıyla bilinen ekol "ilk ikrarı farz olan ibadetler için niyet olarak kabul eder. Kişi 'bela' ikrarı ile İslam dairesine girerek Allah'ın farz kıldığı tüm ibadetleri de kabul etmiş olduğundan bu ibadetler için ayrıca niyet gerekmez" görüşündedir. Yani Müslüman olma kararınız (ki bu dil ile ikrardır), üzerinize farz kılınan ve eda ve ifa edeceğiniz tüm farz ibadetleri de kapsamakta dolayısıyla kabul beyanınız toplu bir niyeti içinde barındırmaktadır. Bu açıdan eda ve ifa edilecek her farz için yeni bir niyete gerek yoktur, farzların niyeti kabul etme kararı ile halledilmiştir.

İki yüz yılı aşan modernleşme maceramızda Kerramiyye ekolünün 'niyet' yaklaşımını andıran bir gizil kurgunun-kodun egemen olduğu görülmektedir. Başlangıç sürecinde sorulan 'sorular' -ki o soruların ne olduğu da bugün muammadır- daha doğrusu baskısı hissedilen 'gerçeklik' karşısında alınan pozisyon, güncellenme talebinden muaf tutularak sabitlenmiş, sorular meçhule havale edilmiş-unutulmuş sadece dönemin bunaltan 'gerçekliğinin' aşılması için 'mucizevi hap' bulma arayışı bugünlere miras kalmıştır. Bugün de soru sorma, sorun tespit etme ve soru(n)ları "efradını cami, ağyarını mani" bir şekilde ele alıp çözüm üretme yerine canhıraş şekilde bir şeylerin ters gittiğini fark ettiğimiz anda verdiğimiz tepkiyi, Kerramiyye'nin niyeti gibi, olası tüm arayışlarımızın-sorunlarımızın menbaı şeklinde kodluyoruz. O yüzden biteviye çözüm peşindeyiz, cevap arayışındayız, formül, şifre bulma derdindeyiz. Lakin çözümü aranan şeyin hangi sorumuz, sorunumuz, teşhisimiz, hangi problematiğimiz için olduğunu bilmiyoruz. Neyi aradığımızı-neyi çözmek istediğimizi bilmeden ve bu neyin nasıl çözülmesi gerektiğini hesaplamadan çözüm arayışımız 'binayı çatıdan yapmaya başlamaya' benziyor. Çatıyı kurarak başladığınızda da eşyanın tabiatına aykırı oluyor zira taban olmadan tavanı yapmak post modern bir fantezi oluyor ancak.

Bir müddet önce müfredat mevzumuz vardı malumunuz. 'Müfredatın değişmesi gerekiyor' tespitini hangi vetirelerden geçerek elde ettiğimizi bilmiyoruz. Müfredatın ne olduğu, müfredat denilen şeyin neyin bileşeni olduğu, bileşeni olduğu şeyin muhafazasının gerekli olup olmadığı, gerekli ise neden gerekli olduğu gibi başlıkların yanında eğitim felsefesi, pedagojisi ve paradigması temelinde yürütülen bir tartışmanın-sorunun-arayışın olması icap ediyor.

Mesele herkesin bir şekilde sahip olduğu bir düzeneğe bizim de sahip olmamız, 'el'de olanın biz de de olması olmadığı açıktır. 'El'dekinin yüz yılı aşan tarihinin bilançosu önümüzde iken ve çıktılarından memnuniyetsizliğimiz aşikar iken hiçbir şey yokmuş gibi davranmanın bir alemi olabilir mi? Esas sorunu-problemi muhafaza ederek veyahut yüzleşmeyerek keyfimizce cevaplar üretmek kendini kandırmak değil midir? Yel değirmenlerine savaş açmak değil midir? Sosyal-siyasal ve ekonomik sorun başlıklarımızın iki yüzyılı aşan süredir temelde çok fazla değişmediği ortadadır. Ancak sorular-sorunlar geçen zaman ile mutasyona uğramaktalar, başkalaşım geçirmekteler. İnsanlar farklılaşıyor, dünya muazzam bir dönüşüm üzerinden alt-üst oluşlar yaşıyor.

Hal bu iken mevzularımızın, sorun çözme düzeneğimizin ayniyle devam ediyor oluşuna odaklanmak, dikkat kesilmek elzemdir. Meselemiz gün görmemiş çözümler üretme, çarpıcı icatlarda bulunma meselesi değildir. Mesele derdinizi, açmazınızı, tıkanıklığınızı görüp buna uygun çözümler bulma-arama samimiyetinizin olmasıdır. Eğitim mevzumuz budur, ekonomik-sosyal-siyasal meselemiz budur. Güncelin baskısını hissediyor oluşumuz güncele teslimiyeti icbar edemez. Mevcudun tıkanıklığını gidermek acil çözümler bulmayı dayatıyor olabilir. Ancak yüzyıl önce formüle edilmiş sorulara fantastik cevaplar üretme gibi kandırmacaya kendimizi kaptıramayız. Hayat koynunda yeni sorunlarla geliyor, sorunlara yeni sorunlar ekleyerek geliyor. Sorunsuz, problemsiz bir gül bahçesi, bir 'tarihin sonu' beklentimiz yok. Lakin Cumhuriyetin başında örneğin kodlanan sosyal-siyasal-ekonomik sorunlar aynıyla duruyorsa o zaman soru ve cevap sistematiğimizin elden geçirilmesi de zarurettir.

Gerçeğin çölüne inmek, cevapların albenisine kapılmak yerine soruların şiddetine muhatap olmayı gerektiriyor. Teşhiste gözetilmesi, gösterilmesi ve kaşif edasında titizlenilmesi gerekirken alelacele derlenmesi gereken çözüme odaklanmak işi savsaklamaktır. İncelik, maharet ve kılı kırk yarmayı gerektiren dikkat-özen, entelektüel derinlik soru-sorun tespitinden çözüme-cevaba kaydırıldığında öncelik-sonralık karışmış oluyor. Teşhiste gözetilmesi gereken sofistike duruş, kavrayış çözümlerin mücizeviliğini gerektirmiyor. Tersine bugün sorularda-sorgulamalarda açığa çıkan kayıtsızlık çözümlerin abartılmasını, mucizevi ve sıra dışı olması arayışına götürüyor. Fanteziye gerek yok. Tartışma ve sorgulamada derinlik uygulanacak çözümü kolaylaştıracaktır. Ve şüphesiz çözümün tarih üstü olmayacağı anlaşıldığında, hayatı içinden çıkaracak ve dengeye kavuşturacak sihirli bir dokunuş değil hayatının ritmi ile mütenasip bir sosyal-siyasal konumlanış ihtiyacında olduğumuz görülecektir.

Aksi takdirde Bauman'ın Ulrich Beck'ten yaptığı çarpıcı alıntıya benzer durumumuz: "Cevap, sosyoloji. Fakat soru neydi." Dolayısıyla cevabı önceleyen bir sorunumuzun, sorumuzun, tedaviden önce makul bir teşhisimizin olması gerekiyor. Önce çözümü bulup sonradan çözüme uygun bir sorun icat etmek, önce tedaviyi belirleyip sonra tedaviye uygun bir teşhis belirlemek meseleyi ters yüz etmektir.