Bir çocuğun elinden telefonu aldığınızda ekran kapanır. Peki, o ekranı yeniden açma isteğini
üreten düzen de kapanır mı?
Sosyal medya ve çocuklar üzerine konuşurken çoğu zaman gözümüzü çocuğa çeviriyoruz. Kaç saat kullandı? Ne izledi? Kimlerle konuştu? Neden bırakamıyor? Bu sorular gerekli. Fakat ekranın öteki tarafına da bakmak gerekiyor: Çocuğun biraz daha kalması, bir video daha izlemesi, bir kez daha dokunması için nasıl bir ortam hazırlanıyor?
10 Ekim’de Resmî Gazete’de yayımlanan, sosyal ağlarda yaş doğrulaması ve çocuklara özgü
hizmetleri düzenleyen yönetmeliği bu soruyla birlikte okumak gerektiğini düşünüyorum. Düzenleme, 15 yaşını doldurmamış çocuklara sosyal ağ hizmeti sunulmasını yasaklıyor. 15–17 yaş grubuna ise ayrı kurallar getiriyor. 1 Kasım’da yürürlüğe girecek yönetmelik kapsamında mevcut hesapların da 31 Mart 2027’ye kadar yaş doğrulamasından geçirilmesi gerekiyor. Ancak metni yalnızca yaş sınırından ibaret görmek, önemli bir bölümünü gözden kaçırmak olur.
Çocuk hesaplarının gizli tutulması, canlı yayın özelliğinin sunulmaması, kişisel verilerin profilleme ve kişiselleştirilmiş reklam için kullanılamaması, görsel içerikleri art arda sunan arayüzlerin sınırlandırılması… Bunlar, tartışmayı çocuğun davranışından platformun tasarımına taşıyan hükümler.
Çünkü mesele yalnızca çocuğun kendisini kontrol edip edememesi değildir. Karşısındaki sistemin hangi amaçla çalıştığı da önemlidir.
Bir kitabın son sayfası vardır. Bir film jenerikle başlar. Sosyal medya akışında ise bitiş noktasını bulmak her zaman kolay değildir. Bir görüntünün ardından diğeri gelir. Tam çıkacakken yeni bir bildirim belirir. Merak, bekleme ve karşılık alma isteği birbirine eklenir.
Böyle bir ortamda bütün sorumluluğu “Telefonu bırak artık” cümlesiyle çocuğa yükleyemeyiz. Bu nedenle platformlara güvenli hizmet tasarlama yükümlülüğü getirilmesini değerli buluyorum. Ebeveyn denetimi sunmaları da bu sorumluluğu ortadan kaldırmıyor. Yönetmelik bunu ayrıca belirtiyor. Aileye kontrol düğmesi vermek, şirketin kendi tasarımını sorgulamasının yerine geçmemeli.
Bununla birlikte yaş sınırı, tek başına güvenli bir dijital hayatın güvencesi sayılamaz.
Bir çocuk on beşinci doğum gününde yanıltıcı bilgiyi tanıma, ticari yönlendirmeyi fark etme
veya mahremiyetini koruma becerisini kendiliğinden kazanmaz. Bu beceriler öğrenilir; deneyim, rehberlik ve eğitimle gelişir. Dolayısıyla yaş doğrulamasıyla birlikte şu soruyu da sormalıyız: Çocukları sosyal medyaya hangi bilgi ve becerilerle hazırlıyoruz?
Okullarda dijital medya okuryazarlığını yalnızca tehlikeleri sıralayan birkaç uyarıya indirgersek önemli bir fırsatı kaçırırız. Çocukların bir içeriği kimin, neden ürettiğini; karşılarına neden belirli paylaşımların çıktığını; reklamın nerede başlayıp kişisel tavsiyenin nerede bittiğini tartışabilmesi gerekir. Dijital ortamda güvenlik, gerektiğinde yardım isteyebilmeyi de içerir. Bunun için çocuğun, yaşadığı olumsuzluğu anlattığında yalnızca cezayla karşılaşmayacağını bilmesi gerekir.
Ebeveynlik boyutu tam da burada önem kazanıyor. Yönetmelik, ebeveyn araçlarının çocuğun
mahremiyetini orantısız biçimde ortadan kaldırmamasını; gözetimden çok iletişim, öğrenme ve güçlendirmeye dayanmasını istiyor. Bu yaklaşımın evde de karşılık bulması gerekir. Çocuğun her hareketini izlemek, onunla konuşmanın yerini tutmaz. Süreyi sınırlamak yararlı olabilir; ancak o sürede ne yaşadığını anlamaya da ihtiyaç vardır. Üstelik ailece geçirilen zamanda yetişkinlerin gözleri sürekli kendi ekranlarındaysa, çocuğa anlatılan sınırların inandırıcılığı zayıflar.
Düzenlemenin bütün kullanıcıları ilgilendiren bir başka boyutu ise yaş doğrulaması.
Düzenleme, e-Devlet üzerinden üretilecek belirtecin platforma isim, kimlik numarası veya doğum tarihi taşımamasını; yalnızca yaş eşiklerine ilişkin bilgi içermesini öngörüyor. Bu ayrımı doğru anlatmak gerekiyor. Düzenlemeyi, herkesin kimlik belgesini doğrudan sosyal medya şirketlerine teslim etmesi şeklinde tarif etmek doğru olmaz. Tabi bu, uygulamaya ilişkin soruların bittiği anlamına gelmiyor.
Doğrulama sürecinde hangi kayıtlar tutulacak? Bu kayıtlar ne kadar saklanacak? Farklı hizmetlerdeki işlemlerin birbiriyle ilişkilendirilmesini önleyen güvenceler nasıl işleyecek? Sistem güvenliği nasıl denetlenecek?
Teknik rehberin bu sorulara açık, anlaşılır ve denetlenebilir cevaplar vermesi gerekir. Çocukları koruma amacıyla kurulan bir sistemin başarısı, kullanıcıların mahremiyetini ne ölçüde koruduğuyla da değerlendirilmelidir. Aynı şekilde, yanlış yaş tespiti nedeniyle hesabına erişemeyen kişinin itirazı gerçekten karşılık bulmalıdır. Yönetmeliğin itirazlarda anlamlı insan incelemesi istemesi önemli.
Bunun uygulamadaki değeri ise insanların otomatik cevaplar arasında kaybolmadan sorunlarını çözebilmesiyle anlaşılacak.
Sonuçları değerlendirirken yalnızca kaç hesabın kapatıldığına bakmamalıyız. Çocuklar zararlı içeriklerle daha az karşılaşıyor mu? Platformlar tasarımlarını değiştiriyor mu? Aileler destek alabiliyor mu? Çocuklar karşılaştıkları sorunları daha rahat anlatabiliyor mu? Asıl başarı bu soruların cevaplarında aranmalı. Ekranın kapısına bir yaş sınırı koyuyoruz. Şimdi o kapının önünde bekleyen çocuğa ne öğreteceğimizi ve içeri girdiğinde nasıl bir ortamla karşılaşacağını da düşünmek zorundayız.