Geçen hafta, savaş devam ederken öğretmenleri Ankara’ya getirmek için ayrılan bir treni anlatmıştım. Temmuz 1921’de, henüz zafer kazanılmamışken toplanan Maarif Kongresi’ni…
Bu hafta yine küçük bir gazete haberinden başlayalım. Ancak bu kez Ankara’ya gelen öğretmenlerden sonra, Ankara’dan Çin’e gönderilen aşıların hikâyesine bakalım.
30 Temmuz 1938 tarihli Ulus gazetesinin ikinci sayfasında şu başlık yer alır: “Çin’deki kolera salgınına karşı aşı gönderdik.” Habere göre Milletler Cemiyeti, Çin’deki salgın nedeniyle ülkelere yardım çağrısında bulunmuş, Türkiye de bir milyon santimetreküp kolera aşısı göndermiştir. Gazete, bu yardımı bir “insani vazife” olarak anlatır. Bir milyon santimetreküp, bin litre demektir. Ölçüyü doğru aktaralım; bu miktarı, sıkça yapıldığı gibi, kendiliğinden “bir milyon doz” diye okuyamayız.
Cumhuriyet henüz on beş yaşını doldurmamıştır. Türkiye kendi sağlık sorunlarıyla uğraşırken, uzak bir ülkedeki salgın için aşı üretebilmektedir. Bu haberin arkasında hangi insanların, hangi kararların ve nasıl bir çalışmanın bulunduğuna da bakmak gerekir.
Önce bir ismi hatırlayalım: Dr. Refik Saydam.
19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal’le birlikte Samsun’a çıkan heyette bulunan Saydam, Cumhuriyet’in ilk Sağlık Bakanı olacaktır. Bağımsızlık mücadelesindeki yol arkadaşlığı, Cumhuriyet yıllarında sağlık hizmetlerinin kurulmasında devam edecektir. Önlerindeki işler son derece somuttur: Hekim yetiştirmek, köylerde çalışacak ebelerin sayısını artırmak, sağlık memurları hazırlamak, hastaneler ve doğum bakımevleri açmak… Sıtma, verem, frengi ve trahomla mücadele etmek. Refik Saydam’ın çalışma programında bunların yanında, Ankara’da bir Hıfzıssıhha Müessesesi ve sağlık personelinin yetişmesi için bir Hıfzıssıhha Okulu kurulması da vardır.
“Hıfzıssıhha” bugün kulağımıza eski gelen, sağlığın korunması anlamında bir kelime. Hastalık yayılmadan önlem almak, aşı ve serum hazırlamak, suyu ve gıdayı incelemek, salgınlara karşı çalışacak insanları yetiştirmek. 27 Mayıs 1928’de, 1267 sayılı kanunla Ankara’da Türkiye Cumhuriyeti Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi kurulur. Sonraki yıllarda Refik Saydam’ın adıyla anılacak kurumun yasal temeli böyle atılır.
Bu kuruluşu anlatırken geç gelse de geçmişin emeğini teslim etmek gerekir. Türkiye’de aşı üretimi Osmanlı döneminde kuduz ve çiçek aşısı üzerine çalışan kurumlar, hekimler ve laboratuvarla çok sınırlı olarak başlamıştır. Cumhuriyet bu birikimi devralır, geliştirir ve Ankara’da merkezî bir halk sağlığı kurumu oluşturur. Yeni kurum da bir günde bütün imkânlarına kavuşamaz. Kimyasal analizlerle başlayan faaliyetlere, 1931’de bakteriyoloji, 1935’te aşı ve serum çalışmalarıyla ilgili immünobiyoloji, 1936’da farmakoloji şubesi eklenir. Tıp tarihçisi Nuran Yıldırım’ın aktardığına göre bu dört şubede 14 uzman ve 40 yardımcı personel çalışmaktadır.
Bir kuruluş tarihinin arkasında işte böyle yıllara yayılan bir hazırlık bulunur. Bina yapmakla iş bitmez. Laboratuvarı çalıştıracak uzmanı, üretimi sürdürecek personeli, yapılan işi denetleyecek bilgiyi de yetiştirmek gerekir.
Çin’e uzanan yardım, bu hazırlığın sonucudur.
27 Temmuz 1938’de Sağlık Bakanı Dr. Hulusi Alataş’ın Başbakanlığa gönderdiği yazı, sürecin nasıl işlediğini gösterir. Çin’in sağlık idaresi, kolera aşısı sağlanması için Milletler Cemiyetinin Cenevre’deki sağlık birimine başvurur. Türkiye’ye de aşı gönderip gönderemeyeceği sorulur. Bakanlık, Hıfzıssıhha Müessesesinden bir milyon santimetreküp aşı gönderilebileceğini bildirir.
Yılın sonunda haber yeniden gazetelerdedir. Son Posta’nın 16 Aralık 1938 tarihli sayısında, Anadolu Ajansına dayanılarak, Ankara’da hazırlanan kolera aşısından Çin’e gönderilen miktarın bir milyon santimetreküpe ulaştığı belirtilir. Böylece yazışmalardaki taahhüdün yanında, sevkiyatın yapıldığına ilişkin dönem haberi de vardır.
Bu hikâyede Atatürk’ün rolünü anlatmak için ona kaynağı belirsiz bir talimat veya etkileyici bir konuşma yakıştırmaya ihtiyaç yok. Halk sağlığını önemseyen yönetim anlayışı, Refik Saydam’ın yürüttüğü çalışmalar ve kurulan müessese zaten ortadadır. Aşıyı hazırlayanlar ise o kurumun hekimleri, uzmanları ve çalışanlarıdır. Atatürk’e duyduğumuz minnet, onların emeğini de hatırladığımızda yerini bulur.
Cumhuriyet’in kazanımları denildiğinde böylesi işleri de düşünmeliyiz. Bir laboratuvarın düzenli çalışabilmesini, yetişmiş insanların bilgilerini toplum yararına kullanabilmesini, devletin insan sağlığı için sorumluluk üstlenmesini…
Çin’de bu aşıların ulaştığı insanların adlarını bilemiyoruz. Kaç kişinin hayatında nasıl bir karşılık bulduğunu da elimizdeki haberlerden çıkaramayız. Bildiğimiz, Ankara’da üretilen aşının salgınla mücadele için yola çıkarıldığıdır. Gurur duymak için de bu gerçek yeterlidir.
Üç gün önce Cumhuriyet’in 103. yılını kutladık. Şimdi bayramın ardından, o kuruluş emeğine yeniden bakalım. 1921’de Ankara’ya öğretmen getirmek için tren ayrılıyordu. 1938’de Ankara’nın laboratuvarlarından Çin’e aşı gönderiliyordu.
Cumhuriyet’e duyduğumuz bağlılığın arkasında, tarihleri ve belgeleriyle böyle işler var. Onları yapanlara minnetimizi, kurdukları ülkenin bilim üretme ve insan yetiştirme gücünü geliştirerek gösterebiliriz. Çünkü büyük önderin dediği gibi; “Cumhuriyet fazilettir.”