Gözümüzü bir saniyeliğine ayırdığımızda, dünyanın ritmini kaçırdığımızı sandığımız bir çağdayız. O camgöbeği ekrandaki her 'son dakika' bildirimi, bir önceki felaketin enkazını siliyor. Ekonomi, siyaset, hukuk. Hepsi, kuralları maç sırasında değişen bir oyunun uğultusuna döndü. İnsanın en temel hakkı elinden alındı: Yarını öngörebilme.

Peki ya biz, gözümüzü o ekrandan bir saniye ayırınca gerçekten neyi kaçırıyoruz: dünyayı mı, yoksa kendimizi mi?

Ya da bir dakika durun. Ekran kapandığında, elimizde ne kalıyor daha doğru sanki?

Elimize, o gürültüden çok daha kadim, çok daha ağır bir şey kalıyor. Önce maddi kültür kalıyor. Köklerimizden söküldüğümüzü sandığımız anda, bir zanaatkârın çamuru parmaklarının arasında hissetmesi, toprağa sabırla şekil vermesidir o. Pikselin soğuk klonlamasının aksine, o yüzbinlerce yılın kas hafızası, binlerce yıldır değişmeyen bir kimyayı, bir inşa etme eyleminin öngörülebilir hazzını hatırlatır. Bu, unutmaya ve unutulmaya direnen bir değerdir.

Geçen hafta bir çömlek simyacısını izledim. Belki yetmişindeydi. Elleri kırmızı çamurun içindeydi; atölyeye ise sahilden vuran yosun kokusu bir ilham gibi dolmuştu. Odunları asırlık fırına sürerken, tornasının başında, adeta yıllara meydan okuyordu. Tornayı açmadan önce toprağı avuçlarında ısıttı. "Toprak soğuksa dinlemez," dedi. Tornanın dönmeye başlamasıyla, dışarıdaki dalga sesine karışan o hafif uğultu... Sanki zamanın kendisi ağır ağır dönüyordu. O an düşündüm; o sırada ekranda akan milyon haberden biri bile bu kadar yalın, bu kadar sarsılmaz bir hakikati söylemiyordu. O usta, o simyacı, o felaket senaryoları gerçekleşse bile, çömleğini yine yapacaktı. Çünkü biliyordu. Ekran bilmez; toprak bilir.

Tornayı kapatırken sordum: "Oğlunuz da bu işi yapıyor mu?" Acı acı gülümsedi.

Oğlu bankacıymış.

Toprağın bin yıllık dili, bir kuşaklık mesafede susmuştu. İşte o an, o ustanın bilgisinin, o "kas hafızası"nın ne kadar kırılgan, ne kadar sonlu olduğunu anladım.

Ve o maddi sığınağın harcı, gelenek ve görenekle karılır. Bir fincan kahvenin, asırlık bir ritüele dönüşmesi, tek başına bir eylem değil, bir topluluğu birbirine bağlayan sözsüz bir yemindir. O maddi nesne, bir geleneğin taşıyıcısı olduğunda anlam kazanır. Bir kahvenin "hatırı", koca bir dengeyi sırtında taşır. Bizim "öngörülemez" sandığımız krizlerin ortasında, bir geleneğin topluluğu bir arada tutan sessiz protokolü, öngörülebilirliğin ta kendidir.

Gelenek, toplumun kriz anlarında tutunduğu en sessiz sigortadır.

Modern dünyanın bütün algoritmaları çökerken bile, bir kahvenin hatırı ayakta kalır.

Nihayetinde, o maddenin ve o geleneğin ruhu, hafıza denilen o devasa, sessiz nehirde toplanır. Bir ustanın "topraktan gelip toprağı sevmesi", onunla adeta bütünleşmesi ve sonra yine sessizce toprağa dönmesidir bu. Bu, histerik hıza karşı yavaşlığın bilgeliğidir. Bugün hızın kutsallaştırılması, hafızayı bir yük olarak gösteriyor; oysa toplumların en büyük gücü, hafızayı taşıma kabiliyetidir. Bu bir nostalji kaçamağı değildir; bu, hayati bir strateji meselesidir. Çünkü hafıza, ekranda değil toprakta saklanır.

Bu, iki zıt görüşün savaşıdır: Ekran der ki: Unut. Toprak der ki: Hatırla. Ekran der ki: Hızlan. Toprak der ki: Yavaşla. Ekran der ki: Parlak ol. Toprak der ki: Derin ol. Ve insan bilir ki parlaklık göz alır, derinlik kök salar.

Elbette bu, topyekûn bir reddediş değil. Ekran, toprağa hizmet edebilir. Usta çömlekçinin o nasırlı ellerini filme alan torun, ekranı toprağın tarafına çekmiştir. Teknoloji, unutturma aracı değil, bir hatırlatma köprüsü olabilir. Eğer o köprü doğru yöne, yani hafızaya doğru kurulursa.

Çünkü kendi maddi kültüründen utanan, geleneklerinin ritmini kaybeden bir toplum, ekranın sunduğu sahte hafızaya mahkûm olur. Kendi masallarındaki devleri unutan çocuklar, başkalarının dijital ejderhalarının peşinden koşar. Toprağına basmayan, rüzgârda savrulan bir toz zerresinden farksızdır. Hafızasını kaybeden, meşruiyetini de kaybeder.

Manşetler ne derse desin, asıl soru şudur: Torunlarınız sizin hikâyenizi nereden öğrenecek? O anlık parlayan ekrandan mı, yoksa ellerinizin dokunduğu, soluduğunuz, bıraktığınız topraktan mı?

O yetmiş yaşındaki ustanın tornasının yanından çıkarken, ayaklarımın altında kırmızı çamur vardı. Pabuçlarıma bulaşmıştı. Silmedim. O leke, belki de nasip olursa torunuma anlatacağım gerçek hikayelerden biriydi. Belki de hakikatin bütün ağırlığı, tam da bu kadar leke kadar sade olmalıydı. Kim bilebilir ki? Nasip. Ama kış mevsimine yaklaşırken bir gerçek var ki: ekranların unutturabileceğini sandığını, toprak her zaman hatırlatır.