0

Abdulbaki DEGER

[email protected]

Türkiye, yaklaşık üç yüz yıldır hayal kırıklıklarının geçerli olduğu bir travmatik tarihsel serencam yaşıyor. Toprak kayıpları, tehcirler, savunmalar, savrulmalar nihayetinde maddi kayıplar olarak kalamazdı. Özgüven zedelenmesi, kişilik örselenmesi, zihinsel yarılma, Shayegan'nın ifadesiyle "yaralı bilinç" gibi zihinsel-düşünsel krizleri oluşturdu, derinleştirdi süreç. Sırtında muhteşem mazinin ağırlığını taşıyan bir hafızanın mevcudun sevimsizliği ile karşılaşınca sosyolojik gerçekliğini yitiren ve İstanbul'da var olma savaşı veren "Züğürt Ağa"ya dönüşmemesi mümkün olmuyor. Habitusunu yitiren bir organizmanın olağandışı koşullarda hayat mücadelesi vermesi gibi. Sudan çıkan balığın çırpınması gibi.

Bu travmatik sürecin bittiğini, yaranın kabuk bağladığını iddia edenler çıksa da hal-i pür melalimiz yaramızın faal, travmamızın devam ettiğini gösteriyor. Çünkü global hayallerimizden gündelik pratiklerimize varıncaya dek örtülü bir ontolojik tedirginliğimiz mevcut. Varoluşumuza ilişkin derin kaygıların, korkuların tahakkümü altındayız. Kurumsal siyaset tarafından operasyon aracı olarak da kullanılmaktadır bu korku ve kaygılar, çünkü üzerinde operasyon yapılabilir potansiyelleri olduğu için sürekli el atılan cephane hüviyetindeler. Siyasal düzenek olarak "ulus devlet" ve yeni nitelikleriyle "modern siyaset", insanları tüm dayanaklarından sıyırıp devletin hem meşruiyet gerekçesi ama aynı zamanda yalıtılmış, güç ve takatten düşürülerek devlete bağımlı takatsiz bir sığıntıya indirgemiştir.

"Beka sorunu, Birlik-beraberlik gündemi"

Bu bilinen bir hikaye velakin aynı zamanda toplumsal bilinçaltının en işlek akıntısını oluşturan varoluşsal korkularımız-kaygılarımız hayatiyetlerini "ulus devlet" ve "modern siyaset" ile birleştirince işin ucu toptan kaçtı. Sürekli bir "beka sorunu", "birlik beraberlik gündemi" üzerinden dışımızda reel karşılığı olan gerçeklikten ziyade muhayyel, istek ve arzulara istinaden üretilen reel-politiğe karşılık veriliyordu. Siyasetin bu "güvenlik açlığı" çeken karakteri yaralı hafıza üzerinden arkaplana yaslanınca hayatımız büsbütün devletin ideolojik politik kuşatmasında kısırlaşmaya uğramıştır. Sosyolojinin direnişi bütün takdirlerin üstündedir velakin devlet karşısındaki direniş, devletin dönüşümü üzerinden değil geri çekilip kendini kapatan hüviyeti nedeniyle başarılıdır ve ya bu yüzden devleti başarısız kılmıştır. Bir huruç harekatından ziyade bir savunma, bir nefs-i müdafaa. Dolayısıyla yeni gelişmeleri kültür ve inanç evreninin parametreleri üzerinden özümseyen bir kabiliyetten ziyade elverişsiz koşullarda eldekinin muhafazasına odaklanmış bir var kalma mücadelesi.

"Gerekirse komünizmi de biz getiririz"

Soğuk savaş, küreselleşme gibi küresel gelişmeler ve çok partili hayata geçiş, sosyal mobilizasyon gibi iç gelişmeler, taşrada tutunmaya çalışan kesimlerin kamusal alana taşınma ve siyasete müdahil olma çabalarına zemin hazırlamıştır. Yaşanan devinim, belirli dengeler üzerine inşa edilmiş iktidar düzeneğini baskılarken hem iktidar müntesiplerinde hem de tüm direnme odaklarında özgüveni düşük ve entegrist bir zihniyetin kökleşmesini tetiklemiştir. Bu zihniyet kalıbı ve siyaset tarzı sorun çözme kapasitesini yitirdiği gibi sorunları kronikleştirerek içinden çıkılmaz bir hale sokmuştur. Nitekim devlet toplum ilişkisinden din devlet ilişkisine, Kürt sorunundan Alevilik meselesine uzanan geniş sorun alanları kendi özgül ağırlıklarından ziyade mevcut siyasi kültürün genetiği dolayısıyla çözümsüzlüğe demirlemiş oldular. Sorunları dillendiren her aktör, siyasi genetiğin hem nesnesi hem de taşıyıcısı olması hasebiyle çatışmaların-kutuplaşmaların önlenemez bir şekilde yoğunlaşmasına ve öteki ile birlikte çözüm üretme yerine ötekini püskürtme, ötekine rağmen modunda ötekisiz-aktörsüz bir siyaseti beslemiştir. "Gerekirse komünizmi de biz getiririz" sözünde somutlaştığı gibi.

2000'lerin başından başlayarak ötekini muhatap alan, yakalandığı güvenlik krizini aşarak ötekiyle müzakereyi eksen alan süreç, bütün iyi niyetli okumalara karşın ağır bir saldırı altında. İyimser hava dağılmış, tüm toplumsal kesimler inanılmaz bir kırılganlıkta. Bölgesel gelişmelerde üstelik içteki tahribata hem kaynaklık ediyor hem de tahribatı derinleştiriyor. Bu ahval ve şerait içerisinde tüm kesimler sordukları sorulara uygun cevaplar bulabiliyorlar. Zira herkes cevabını bildiği hatta cevabını sevdiği soruyu soruyor.

"Ötekini gözeten ahlaki duyarlılık"

Oysa sorular cevabı belirler. Yaşananlara çare arayacak sorular yerine bilindik ezberleri taltif eden sahte sorulardan kimseye hayır yok. Çatışmalar, kutuplaşmalar üzerinden yaşadığımız sinir bozucu duygu yoğunluğuna teslim olan, açık bir geleceği tarvmatik düne ve bugüne kurban eden stratejiye teslim olamayız. Evet gelecek açık olarak önümüzdedir ve yaşanabilir bir geleceğin inşası yanlış sorular ve cevaplarla gönüllü aldanmayı seçenlerin tercihleri ile olamaz. Bu, olsa olsa çözümsüz bugünün yarına taşınması olacaktır. O nedenle iyi niyetli bir müzakere, o nedenle baskılanmamış sivil siyaset.

Özerk bir siyasal aktör olmak için HDP'ye herkes yardımcı olsun eyvallah. Ancak tüm bu yardımlar HDP'nin bu yönde bir iradesi ve isteği var ise anlamlıdır. Devlet ve Hükümet, "Çözüm Süreci" boyunca karşı tarafın çıkardığı tüm sıkıntılarla yanan yüreğini soğutmak için gerekli fırsatı yakalamış şekilde asayiş önlemlerinin arkasında görünmez hale gelmesine dikkat etmelidir. PKK ile mücadelenin meşru bir vasatı var ancak politik söylem güvenlik hortumuna yakalandığında nerede duracağınızı kontrol etmeniz zor olabilir. O yüzden yakalandığımız güvenlik krizini aşmak, yaşanabilir bir geleceğin inşasında onurlu bir aktör olarak rol almak ancak ötekini gözeten, ötekini ötekine rağmen kollayan bir ahlaki duyarlılıkla mümkündür.