Uzun yıllardır görmeyi hayal ettiğim Endülüs topraklarındayım…
Bugün Gırnata’nın dar sokaklarında, Elhamra Sarayı’nın avlularında dolaşıyor; yarın Kurtuba’nın taş döşeli caddelerinde yürümeye hazırlanıyorum. Aslında sadece şehirleri gezmiyorum. Kaybedilmiş büyük bir medeniyetin izlerini takip ediyorum.
Bazen bir yolculuk kilometreler kat etmek değildir; asırlar arasında yürümektir.
Endülüs’e attığım her adımda zihnimde tek bir şehir canlanıyor: Gazze…
Çünkü bazı şehirler birbirine coğrafyayla değil, kaderle benzer.
Bir zamanlar Gırnata kuşatma altındaydı.
Bugün Gazze kuşatma altında.
O gün Endülüs, parçalanmış İslam dünyasının sessizliği içinde yardım bekliyordu.
Bugün Filistin de aynı yalnızlığı, dünyanın gözleri önünde yaşamaya devam ediyor.
Elbette tarih birebir tekerrür etmez. Her çağın kendine özgü şartları vardır. Ancak tarihin değişmeyen bazı hakikatleri vardır. Medeniyetler yalnızca dışarıdan gelen ordularla yıkılmaz; içeride kaybolan birlik, ortak akıl ve ortak ideal onları daha önce çökertir.
Endülüs bunun en acı örneğidir.
Sekiz asır boyunca ilmin, sanatın, mimarinin, tıbbın ve birlikte yaşama kültürünün zirvesi olan bu topraklar, dışarıdan gelen ordulardan önce içeride yaşanan ayrışmaların yükünü taşıdı.
Taife devletleri birbirleriyle mücadele ederken ortak tehdit büyüyordu.
Gırnata yardım istedi…
Doğudan…
Güneyden…
İslam dünyasından…
Fakat beklenen birlik bir türlü kurulamadı.
Osmanlı henüz Akdeniz’in en batısına ulaşabilecek askerî ve deniz gücüne sahip değildi. Memlükler kendi mücadeleleriyle meşguldü. İslam dünyası ortak bir irade ortaya koyamadı.
Ve 1492’de sadece bir şehir düşmedi.
Bir medeniyet tarihe karıştı.
Elhamra Sarayı’nın kızıl duvarlarına ilk dokunduğum an tarifsiz bir duygu yaşadım.
Büyük bir gurur…
Derin bir hüzün…
Ve gözlerimden süzülen birkaç damla yaş…
Dünyanın dört bir yanından insanlar bu muhteşem eseri görmek için akın etmişti.
İçimden onlara haykırmak geldi:
“Bu medeniyeti bizim Müslüman ecdadımız inşa etti.”
Çünkü burası sadece taşlardan yapılmış bir saray değil.
Burada estetik var.
İlim var.
İnanç var.
Mühendislik var.
Medeniyet var.
Bahçeler nakış gibi işlenmiş.
Su, sadece ihtiyaç için değil; huzur, estetik ve hayatın merkezine yerleştirilmiş.
Avrupa’nın büyük bölümü Orta Çağ’ın karanlığında yaşarken, yıkanmayı hastalık sebebi sayarken, Endülüs’te hamamlar, kanalizasyon sistemleri, kütüphaneler, rasathaneler ve üniversiteler vardı.
Elhamra’nın duvarlarına neredeyse Kur’an’dan ilham alan ayetler, dualar ve hikmetli sözler işlenmişti.
En çok da bir cümle…
Her kemerde…
Her duvarda…
Her avluda…
Aynı söz karşılıyor insanı:
“Lâ Gâlibe İllallah…”
Allah’tan başka galip yoktur.
Bu sadece bir devlet sloganı değildi.
Bu, bir medeniyetin dünya görüşüydü.
İnsanın kurduğu bütün planların, bütün iktidarların ve bütün güçlerin üzerinde ilahî iradenin bulunduğunu hatırlatan büyük bir teslimiyet cümlesiydi.
Ne kadar güçlü olursan ol…
Ne kadar büyük saraylar yaparsan yap…
Mutlak galip yalnızca Allah’tır.
Belki de bu yüzden Elhamra hâlâ ayakta…
Çünkü taşlarına sadece mermer değil, inanç da işlenmiş.
711 yılında Tarık bin Ziyad bu topraklara çıktığında gemilerini yaktırmıştı.
Artık geri dönüş yoktu.
Ya zafer kazanılacak ya da şehadet…
Aradan tam on üç asır geçti.
Bugün Müslümanların yeniden gemi yakmaya ihtiyacı var.
Elbette gerçek gemileri değil…
Önyargıları…
Mezhep kavgalarını…
Etnik ayrılıkları…
Küçük iktidar hesaplarını…
Birbirimize ördüğümüz görünmez duvarları…
Çünkü Tarık’ın yaktığı gemiler cesaretin sembolüydü.
Bugün ise bizim yakmamız gereken, bizi birbirimizden uzaklaştıran bütün zihinsel engellerdir.
Gırnata bana sadece geçmişi anlatmadı.
Gazze’yi düşündürdü.
Ümmet olmanın ne demek olduğunu yeniden hatırlattı.
Ve zihnime tek bir cümle kazındı:
Medeniyetleri ayakta tutan güçlü ordular değil; ortak vicdan, ortak akıl, ortak ideal ve ortak kader duygusudur.
Tarih susmaz.
İbret almak isteyenlere her çağda yeniden konuşur.
Yeter ki biz, taşların sessizliğini dinlemeyi bilelim.