Bir çayın demi, ittifakının berraklığında vücut bulur.
Çok yandık, düşündük, yazdık; ittihad-ı İslam için feryat ettik. Dualar billur bir ark oldu, filiz oluştu. Tabiî süreç mevsimini tamamladı ve Mekke farklı bir dirilişe daha şahit oldu.
Caydırıcı bir güç olmak, aynı zamanda zalime de yapılan bir iyiliktir. Çünkü onu çekindirir, geri durdurur ve daha fazla zulüm işlemesine engel olur. Zulmün devam etmesi ve zalimlerin şımarıp azgınlaşması, çoğu zaman karşı tarafın pasif kalmasından, dağınıklığından ve harekete geçmemesinden kaynaklanır.
Birlik olmak yalnızca bir güç gösterisi değildir. Asıl maksat; adaleti ve huzuru temin etmek, birlikte yaşamayı daha güvenli ve daha huzurlu hâle getirmektir.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında Mekke'de imzalanan ortak savunma anlaşması, bu açıdan son derece anlamlıdır. Çünkü kötü niyetli olanları düşündürür, hesapsız hareket etmekten çekindirir. Meydanı boş bulup mazluma zulmetmeye alışanlar artık karşılarında bir dayanışma ve caydırıcılık iradesi bulunduğunu hesaba katmak zorundadır.
Buna karşılık niyeti iyi olanlar —ister Müslüman ister başka bir dinin mensubu olsun— içinde biraz medeniyet kırıntısı ve insani meziyet taşıyorlarsa, böyle bir birliktelikten memnun olurlar. Çünkü adaletin ve güvenliğin güçlenmesi, yalnızca Müslümanların değil, bütün insanların menfaatinedir.
Aslında Müslümanların birlik olmaması, sadece Müslümanları değil, diğer toplumları da huzursuz eder. Çünkü güç boşluğu, çoğu zaman zulmün cesaret bulduğu bir zemindir. Müslümanlar birlik olup adaleti ve kardeşliği temin ettiklerinde ise sahip oldukları güç, saldırmak için değil; saldırıyı önlemek için bir güvence hâline gelir.
O zaman düşmanlık hesabı yapanlar, “Sakın bunlarla kapışmayalım.” diye uzun uzun düşünmek zorunda kalır.
İşte gerçek caydırıcılık budur.
Çatışmanın çıkmaması, silahların hiç kullanılmamasından daha büyük bir başarıdır. Çünkü güçlü olmak, her fırsatta güç kullanmak değil; gücünüzün varlığı sayesinde zulmün ve çatışmanın daha başlamadan önlenmesidir.
Bu açıdan bakıldığında Mekke Anlaşması, yalnızca üç ülkenin savunma güvenliği açısından değil, bölgesel huzur ve küresel barış bakımından da son derece yerinde ve hatta gecikmiş bir adımdır.
Ve bu noktada Bediüzzaman Said Nursî'nin Mektubat'ta ortaya koyduğu bir hakikat, meselenin ruhunu anlamamız açısından son derece dikkat çekicidir:
“Madem hakikat budur. Hem madem bir zalim ve vicdansız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla onun başını kat'î ezecek bir surette davransa; o yerdeki adam eğer o vahşi zalimin ayağını öpse, o zillet vasıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, ruhu cesedinden evvel ölür. Hem başı gider hem izzet ve haysiyeti mahvolur. Hem o canavar vicdansız zalime karşı zaaf göstermekle, kendisini ezdirmeye teşci eder. Eğer ayağı altındaki mazlum adam, o zalimin yüzüne tükürse; kalbini ve ruhunu kurtarır, cesedi bir şehid-i mazlum olur. Evet, tükürün zalimlerin hayâsız yüzlerine!”
Bediüzzaman'ın burada ortaya koyduğu mesele, yalnızca ferdî bir mazlumiyet hâli değildir. Aynı zamanda zalim karşısında gösterilen zaafın, zulmün devamına nasıl zemin hazırlayabileceğini anlatan çarpıcı bir hakikattir.
Zalim karşısında zillet göstermek zulmü engellemez. Bilakis zalime cesaret verebilir. Mazlumun izzetini koruması ve hakkını savunabilecek bir güç ve irade ortaya koyması ise hem kendi haysiyetini muhafaza eder hem de zalimin zulmünü sürdürmesini zorlaştırır.
Burada çok önemli bir denge vardır:
Güç, zulmetmek için değil; zulmü engellemek için kullanılmalıdır.
İşte caydırıcılığın ahlâkî tarafı da budur.
Bir gücün büyüklüğü, ne kadar yıkabildiğiyle değil; ne kadar yıkımı önleyebildiğiyle anlaşılır.
Bu sebeple Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın Mekke'de ortaya koyduğu ortak savunma iradesini yalnızca askerî bir anlaşma olarak değerlendirmek eksik kalır. Bu adım, İslâm dünyasının kendi güvenliği konusunda daha fazla sorumluluk alma arayışının da bir işaretidir.
Fakat Mekke'nin burada ayrı bir anlamı vardır.
Çünkü Mekke, sadece bir şehir değildir.
Mekke; tevhidin, kardeşliğin, adaletin ve insanlığın ortak vicdanının sembolüdür.
İslâm dünyasında ittifak fikrinin de çok daha eski ve derin bir hafızası vardır.
Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), henüz peygamber olmadan önce Mekke'de Hilfü'l-Fudûl, yani Erdemliler İttifakı olarak bilinen bir ahitleşmeye katılmıştı. Bu cemiyet, haksızlığa uğrayanların hakkını korumayı ve zulme karşı durmayı esas alıyordu.
Efendimiz (s.a.v.), nübüvvetten sonra da bu ahdi hayırla yâd etmiş ve İslâm döneminde böyle bir ittifaka çağrılsa yine icabet edeceğini bildirmiştir.
Buradaki esas nokta şudur: Hak ve adalet için yapılan bir ittifak, zamanla eskimez, daima genç kalır. Doğru olmak taze kalmaya duadır.
Zulmün rengi değişse de zulüm zulümdür. Mazlumun dili değişse de mazlum mazlumdur. Adaletin değeri ise hiçbir çağda değişmez.
İslâm âleminin derdiyle dertlenmek, sadece fikrî bir meşgale değil; imanın ve insanlığın kaide-i esasiyesidir.
Kur'ân-ı Kerîm'in emri açıktır: “Hep birlikte Allah'ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanmayın.”
(Âl-i İmrân, 103) Bu ayet bize yalnızca aynı safta durmayı değil, aynı hakikate bağlanmayı öğretir.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri'nin ifadesiyle: “Tevhid-i imanî elbette tevhid-i kulûbu ister; ve vahdet-i itikad dahi ittihad-ı kalpleri iktiza eder.”
İman bir... Mâbud bir... Peygamber bir... Kitap bir... Kıble bir...
Ve bunların etrafında birleşen daha nice “bir”ler var.
Öyleyse bizi birbirimize bağlayan bu kadar “bir” varken, ayrılıkların peşinden gitmek neden?
Elbette ittihad, herkesin aynı düşünmesi demek değildir. Birlik, farklılıkları yok etmek de değildir. Asıl birlik; farklılıkların, ortak hakikat ve ortak adalet zemini üzerinde birbirini tamamlamasıdır.
Bu sebeple Mekke Anlaşması'nı yalnızca askerî bir pakt olarak değil; İslâm dünyasının kendi güvenliği ve geleceği konusunda daha fazla sorumluluk alma arayışının somut bir tezahürü olarak okumak mümkündür.
Fakat ittifakın gerçek gücü yalnızca silahlarda değildir.
İttifakın gücü niyettedir.
Silah caydırabilir.
Ekonomi güç kazandırabilir.
Teknoloji üstünlük sağlayabilir.
Diplomasi alan açabilir.
Fakat bunların tamamını insanlığın hayrına yöneltecek olan şey adalettir ve uhuvvettir, ihlâstır. Bunlar yoksa güç, zulmün elindeki başka bir araca dönüşebilir.
İşte bu nedenle İslâm dünyasının ihtiyacı yalnızca askerî bir pakt değildir. İhtiyaç duyulan şey; adaleti merkeze alan, birbirinin hukukunu koruyan, ekonomik ve teknolojik imkânlarını paylaşabilen, farklılıklarını düşmanlığa dönüştürmeyen bir kardeşlik şuurudur.
Mekke'nin ruhu tam da burada devreye girer.
Çünkü Mekke bize önce silahı değil, tevhidi öğretir.
Önce üstünlüğü değil, kulluğu öğretir.
Önce hâkimiyeti değil, adaleti öğretir.
Ve bize şunu hatırlatır:
Hak, zulme muhtaç değildir.
Hakikat kendisini kabul ettirmek için zulme başvurmaz. Güç, adaletin hizmetine girdiği zaman kıymet kazanır.
Bugün Mekke'de atılan imzanın asıl kıymeti de burada aranmalıdır.
Eğer bu anlaşma; ülkelerin birbirinin hukukuna saygı duyduğu, mazlumun yanında durduğu, bölgesel barışa hizmet ettiği ve İslâm dünyasında güveni artırdığı bir anlayışın başlangıcı olursa, o zaman Mekke'nin adı sadece bir anlaşmanın başlığında kalmaz.
Bir şuur hâline gelir.
Çünkü Mekke, yalnızca bir anlaşmanın imzalandığı yer değil;
tevhidin insanlığa yeniden hatırlatıldığı yerdir.
Ve belki bugün İslâm dünyasının en fazla ihtiyaç duyduğu şey de budur:
Aynı kıbleye dönen bedenlerin, aynı adalete yönelen kalpler hâline gelmesi.
Gerçek ittifak, sadece “Birimiz saldırıya uğrarsa hepimiz karşılık veririz.” demek değildir.
Gerçek ittifak şudur:
Birimizin hakkı çiğnenirse hepimiz rahatsız oluruz.
Birimiz zulme uğrarsa hepimiz ayağa kalkarız.
Birimiz güçlenirse diğerini ezmek için değil, birlikte yükselmek için güçleniriz.
İşte o zaman Mekke'nin ruhu gerçekten anlaşılmış olur.
Ve o zaman caydırıcı güç, yalnızca Müslümanların değil, bütün insanlığın huzuruna hizmet eder.
Mekke Anlaşması'nın bütün insanlığa hayırlı olmasını diliyorum.