Dünya Kupası başladı.
Milyarlarca insanın gözleri sahadaki futbola çevrilmiş durumda. Ancak bu kez sahadaki mücadeleden çok, sahanın dışında yaşananlar tarihe not düşecek gibi görünüyor.
Çünkü bu Dünya Kupası, sıradan bir futbol organizasyonu değil.
Bu kupa; savaşların, göç dalgalarının, yükselen milliyetçiliğin ve değişen dünya düzeninin tam ortasında oynanıyor.
Bir tarafta Gazze’de bombalar altında yaşam mücadelesi veren insanlar…
Bir tarafta Ukrayna’da yıllardır devam eden savaş…
Diğer tarafta İran ile İsrail arasında her an bölgesel bir yangına dönüşebilecek gerilim…
Afrika’dan Avrupa’ya uzanan düzensiz göç hareketleri…
Ve bütün bunların merkezinde yeniden Beyaz Saray’a dönen Donald Trump.
Aslında bu Dünya Kupası’nı anlamak için fikstüre değil, dünya haritasına bakmak gerekiyor.
Çünkü dünya artık Soğuk Savaş sonrası kurulan düzenin sonuna gelmiş durumda.
Amerikan hegemonyasının sorgulandığı, Avrupa Birliği’nin kendi içinde çatırdadığı, Çin’in ekonomik güç olarak yükseldiği ve Rusya’nın askeri meydan okumalarını sürdürdüğü yeni bir döneme giriyoruz.
Trump ise bu dönüşümün hem sebebi hem de sonucu.
Onun “Önce Amerika” sloganı yalnızca bir seçim kampanyası değildi.
Bu slogan, küreselleşmeye karşı yükselen itirazın siyasi manifestosuydu.
Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde aşırı sağ partilerin yükselişi tesadüf değildir.
Fransa’dan Almanya’ya, Hollanda’dan İtalya’ya kadar geniş bir coğrafyada göç karşıtı, ulusalcı ve korumacı siyaset güç kazanıyor.
Dünya Kupası ise tam da böyle bir atmosferde oynanıyor.
Oysa Dünya Kupaları tarih boyunca hiçbir zaman sadece futbol olmadı.
1934 ve 1938 Dünya Kupaları, Avrupa’da yükselen faşizmin gölgesinde oynandı. Futbol, dönemin otoriter rejimleri tarafından bir prestij ve propaganda aracına dönüştürüldü.
1978 Arjantin Dünya Kupası, askeri cuntanın uluslararası meşruiyet arayışının vitrinlerinden biri oldu. Stadyumlarda tezahüratlar yükselirken, cezaevlerinde muhalifler işkence görüyordu.
1998 Fransa Dünya Kupası, çok kültürlü toplum modelinin sembolü olarak sunuldu. Göçmen kökenli futbolcuların başarısı, Avrupa'nın geleceğine dair umut veren bir hikâye olarak anlatıldı.
2022 Katar Dünya Kupası ise göçmen işçiler, insan hakları ve çalışma koşulları tartışmalarıyla hafızalara kazındı.
Bugün ise dünya yeni bir kırılma döneminin içinde bulunuyor.
Belki de ilk kez bir Dünya Kupası; aynı anda Gazze savaşının, Ukrayna-Rusya çatışmasının, İran-İsrail geriliminin, küresel göç krizinin ve yükselen milliyetçiliğin gölgesinde oynanıyor.
İşin en dikkat çekici tarafı ise futbolun kendi hikâyesi.
Sahaya çıkan birçok yıldız futbolcu göçmen ailelerin çocukları.
Fransa Milli Takımı'nın, Almanya'nın, İngiltere'nin ve Hollanda'nın kadrolarına bakıldığında Afrika, Orta Doğu ve Asya kökenli oyuncuların ağırlığı hemen görülüyor.
Avrupa tribünlerinde göçmen karşıtlığı yükselirken, Avrupa’nın en büyük futbol başarılarını yine göçmen kökenli futbolcular taşıyor.
Bu başlı başına çağımızın en büyük çelişkilerinden biridir.
Siyaset duvarlar örerken futbol sınırları aşmaya devam ediyor.
Ancak futbolcular da artık eski dünyanın sporcuları değil.
Onlar yalnızca top oynayan isimler değiller.
Irkçılığa karşı tavır alıyorlar.
Savaşlara ilişkin görüş bildiriyorlar.
Gazze’de yaşanan insanlık dramına dikkat çekiyorlar.
Ukrayna için destek mesajları veriyorlar.
Bazıları ülkelerinde kahraman ilan edilirken, bazıları siyasi açıklamaları nedeniyle hedef haline geliyor.
Artık futbol sahası ile siyaset arasındaki çizgi neredeyse tamamen ortadan kalkmış durumda.
Bu nedenle bugün oynanan maçlara yalnızca skor tabelasından bakmak büyük bir yanılgı olur.
Çünkü tribünlerde bayraklar sallanırken dünyanın başka köşelerinde insanlar sığınaklarda yaşam mücadelesi veriyor.
Bir stadyumda milyarlarca dolarlık organizasyonlar yapılırken Gazze’de çocuklar temiz suya ulaşamıyor.
Bir ülkede futbol şöleni yaşanırken başka bir ülkede insanlar göç yollarında hayatını kaybediyor.
İşte çağımızın acı gerçeği budur.
Dünya Kupası her zaman dünyanın aynası olmuştur.
Ancak bu kez ayna çok daha sert bir görüntü yansıtıyor.
Bir tarafta küreselleşmenin çocukları olan futbolcular…
Diğer tarafta sınırlarını kapatan devletler…
Bir tarafta uluslararası organizasyonlar…
Diğer tarafta yükselen milliyetçilik ve korumacılık…
Bir tarafta ortak insanlık ideali…
Diğer tarafta savaşlar, krizler ve yeni kutuplaşmalar…
2026 Dünya Kupası muhtemelen gelecekte yalnızca sportif başarılarla hatırlanmayacak.
Bu turnuva büyük ihtimalle tarih kitaplarında "Trump Çağının Dünya Kupası" olarak yer alacak.
Çünkü bu turnuva yalnızca futbolun değil, yeni dünya düzeninin de sahneye çıktığı büyük bir gösteridir.
Ve o sahnede yalnızca futbolcular yok.
Trump var.
Gazze var.
Ukrayna var.
İran-İsrail gerilimi var.
Göç krizleri var.
Yükselen milliyetçilik var.
Kısacası top yuvarlak olabilir; fakat dünyanın gittiği yön giderek daha sert, daha kırılgan ve daha tehlikeli bir hâl alıyor.
Bu nedenle bugün Dünya Kupası’nı izlerken aslında sadece bir spor organizasyonunu değil, yeni dünyanın kuruluş sancılarını da izliyoruz.
Belki de asıl soru şudur:
Kupanın sonunda hangi takımın şampiyon olacağından çok, dünyanın bu fırtınalı dönemden nasıl çıkacağıdır.