0

Ramazan ayı yeniden kendimize gelme ayıdır. Ruhen ve maddeten bütün varlığımızı çekap yapma ayıdır bir bakıma.

Zaman zaman insan kendini muhasebeye çekmeli, ölümle geldiği düşünülen huzuru daha yaşarken bulmanın yollarına bakmalı. Gözdeki perdeleri kaldırmalı, kalbin buğulanmış gözeneklerini temizlemeli, parlatmalı camlarını gönül aynamızın.

Çoğu zaman hep hatırımızda olan, ama bir türlü taşın gediğine oturmadığı hissiyatlar içerisinde gidip geliriz. Yaşam, ölüm ve sonsuzluk kavramlarının gündeminde gelgitler yaşarız. Hep inanırırz, inanırken de silik siluetler arasında haşamın şatafatlı döngüsünde kaybolur gideriz.

Bir hikayeye tutuldum bu hafta, insanın dikkatini vermesi gereken hoş bir hikaye. Sizlerle de paylaşmak istedim. "Bize ne kadar toprak lazım?" diye başlıyor ve sorunun cevabını hikayenin sonunda buluyoruz.

"Tolstoy'un "İnsan Ne İle Yaşar" adlı kitabında, çiftçi Pahom'un hazin ve ibretlik öyküsü yer alır. Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır. Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir. Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir. Pahom'a "Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım." der ve ekler "Yoksa bütün hakkını kaybedersin!"

Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye. Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer. Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez. Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış. Koşar, koşar, ama kesilir takati. Halsiz adımlarla yürümeye devam ederken, Pahom'un burnundan kanlar damlamaya başlar. Tam başladığı noktaya yaklaşmışken, bir an yığılır yere ve bir daha kalkamaz…

Reis olanları izlemektedir. Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur. Adamlarına bir mezar kazdırır. Pahom'u bu mezara gömerler. Reis Pahom'un mezarının başında durur şöyle der: "Bir insana işte bu kadar toprak yeter!"

"Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz. Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev… Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük…

Bazen insan ömründen daha çok borç biriktirir. Bazen de elinde olan ama fark etmediği nimetleri hoyratça harcar durur.

Ve insan yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını. Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır. Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından… Hırsının kölesi olur...

Tüketmeye de çok meraklıdır insan. Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın mülkün yanında zaman tüketir, söz tüketir… Benlik biriktirirken, benliğini tüketir…

Sofraya koyabildiğimiz bir bardak çayın; zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz?

Doldurabildiği bir cüzdanı olmasa da, bir evi muhabbetle, kanaatle dolduran bir kadının, akşamları evine gelen, ekmek getiren, eline sağlık diyen bir erkeğin, iman dolu bir yüreğin zenginlik olduğunu ne zaman anlayacağız?

Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar fakiriz hepimiz.

Aldığı maaşı yetiremeyenlere, modayı takip edemeyenlere, evini beğenmeyenlere, mekanı dar bulanlara, daha çok para için, hesabı daha fazla kabartmak için çırpınanlara da yeter toprağın altı. İhtiraslarımız, bitip tükenmeyen arzularımız için, az bir toprağa ihtiyaç var sadece…"

Hani bizde bir tabir vardır ya, "gözünü toprak doyursun", bu hikayeye birebir uyan bir söyleti. İnsanın aç gözlülüğüne en güzel derman gireceği bir metre karelik topraktır aslında. Ölümdür bir bakıma. İşte, insanın bütün hırslarından, bütün aç gözlülüklerinden ve doymaz ihtiraslarından da kurtulup hakiki bir huzura kavuşma hayalidir orası.

Oysa neden ölümü bekliyoruz ki? Neden yaşarken huzurlu olmanın yollarına bakmıyoruz?

Bu huzuru yakalamak için Ramazan güzel bir fırsat aslında...