Ramazan ayının o kendine has manevi iklimine girdiğimiz şu günlerde, tarihimizin bazen gölgede kalan veya farklı pencerelerden bakıldığı için eksik anlaşılan bir sayfasına ışık tutmak istedim. Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü hep askerî ve siyasi dehasıyla andık; ancak onun şahsi dünyasındaki manevi hassasiyetleri ve özellikle Ramazan aylarına duyduğu köklü hürmet, aslında şahsiyetinin en insani ve samimi parçalarından biriydi. Gelin bu hafta, tartışmaların gürültüsünden uzaklaşıp sadece yaşanmışlıkların rehberliğinde bir "Atatürk ve Ramazan" portresine birlikte bakalım.

Sessiz ve derin bir dönüşüm

Ramazan geldiğinde gerek Çankaya’da gerekse Dolmabahçe’de takvimlerle birlikte, hayatın ritmi de değişirdi. O koşuşturmalı koridorların yerini, derin bir sükûnet ve saygı atmosferi alırdı. Modern Türkiye’nin mimarı, bu kutsal ay boyunca kendisiyle birlikte köşkün koridorlarını da Kur'an-ı Kerim’in huzur veren sesine bırakırdı. Bu en basit tabiriyle toplumun ortak değerlerine duyulan sessiz bir selâm duruşuydu.

Gazi, dönemin en kıymetli hafızlarını huzuruna davet ederken, onlara dinleyici olmanın ötesinde, okunan her ayetin anlamını kavramaya çalışan bir mütefekkir olarak yaklaşırdı. Onun için Kur'an dinlemek, bir gelenekten çok daha fazlası ve üzerine düşünülmesi, Türkçesiyle kavranması gereken bir hakikatti. Atatürk’ün iftar sofraları, gösterişten ve israftan arınmış bir Anadolu sadeliğini yansıtırdı. Ancak bu sofralar bazen unutulmaz derslere de ev sahipliği yapardı. Bir keresinde, sofrasındaki din adamlarına Hz. Muhammed’in iftar sofrasının mahiyetini sorduğunda aldığı cevapsızlık karşısında bizzat kendisi söze girmişti. Peygamberimizin orucunu beş zeytin, üç hurma ve bir parça ekmekle açtığını hatırlatarak, dinin özündeki o büyük "kanaat" vurgusunu asırlar sonrasından bugüne taşımıştı. O, dini temsil edenlerin her şeyden önce bu sadeliği ve özü bilmesi gerektiğine inanırdı. Çünkü din, ezberlenmiş yalanlarla değil, Allah’ın verdiği akılla anlaşılabilirdi. Bu yüzden “De ki: Bilenlerle bilmeyenler hiçbir olur mu! (Zümer 9)” demedi mi?

Bir vefa ve aile geleneği

Atatürk’ün maneviyatındaki en zarif damar ise kuşkusuz annesi Zübeyde Hanıma olan vefasıydı. Kız kardeşi Makbule Hanım, her Ramazan başında Atatürk’ün kendisine annelerinin ruhu için hatimler okutulmasını hatırlattığını ve bunun için gerekli hazırlığı bizzat yaptığını anlatırken onun hem bir evlat hem de bir inanan olarak sergilediği gizli hassasiyeti aktarmıştır.

Sadece kendi ailesi için de değil; bu vatan için toprağa düşmüş şehitlerin ruhuna camilerde okuttuğu hatimler, onun manevi mirasının bir başka asil yanıdır. O, bu ibadetleri yaparken, -bugün yaşadığı ithamlara rağmen- en samimi ibadetin "gösterişten uzak olan" olduğunu yaşayarak gösterdi. Atatürk’ün inanç dünyasını kendi dar siyasi kalıplarına sığdırmaya çalışanlar, onun 1932 yılında Kur'an-ı Kerim’in Türkçe anlamının camilerde halka anlatılması için başlattığı o büyük hamleyi görmezden gelirler. Oysa onun amacı, halkın inandığı kitabı doğrudan anlaması ve hurafelerden arınmış duru bir inanca sahip olmasıydı. Ne de olsa Kur’an-ı Kerim’de de “Biz onu anlayasınız diye indirdik (Yusuf 2, Zuhruf 3)” demez mi?

Bugün bize düşen; onun cephelerdeki kahramanlığının siyasi dehasının yanı sıra, toplumsal vicdana ve inanç hürriyetine gösterdiği bu zarif saygıyla da anlamaktır. Hakikâtin aynasına baktığımızda gördüğümüz lider; dinin istismarına karşı duran ve onun asaletini koruyan bir devlet adamıdır. İftira ile düşmanlık etmeyen akıl sahibi herkese hayırlı Ramazanlar.