Geçtiğimiz günlerde Los Angeles’ta görülen dava, dijital çağın en rahatsız edici cümlesini hukuk dosyalarına taşıdı: Sosyal medya şirketleri çocukların beynini hedef alıyor. BBC’de yer alan habere göre ülke genelinde artan şikayetler sonucu o çok bilinen sosyal medya uygulamalarının özellikle çocuklar üzerinde bağımlılık yaptığı ileri sürülüyor.

Bu ifade ilk anda retorik bir sertlik gibi duyulabilir. Fakat bilimsel literatüre yakından bakıldığında, meselenin sadece mecaz olmadığını görürüz. “Beyni hedef almak” nörobilim açısından son derece somut bir anlama sahiptir. İnsan beyninde ödül ve motivasyonla ilişkili bir sistem vardır. Özellikle mezolimbik dopamin yolu olarak bilinen bu ağ, ödül beklentisine karşı hassastır. Popüler anlatının aksine dopamin “haz hormonu” değildir; beklenti ve olasılık sinyalidir. Bir ödülün gelme ihtimali, beynin dikkatini ve davranışını organize eder. Sosyal medya tasarımının kritik noktası da burada başlar.

Sonsuz kaydırma özelliğini düşünelim. Ekranı aşağı her çektiğinizde beyniniz küçük bir belirsizlikle karşılaşır: Bir sonraki içerik sıkıcı mı olacak, yoksa çok ilginç mi? Bu belirsizlik, davranış psikolojisinde “değişken oranlı pekiştirme” olarak bilinen modele karşılık gelir. Kumar makinelerinin çalışma mantığı da budur. Ödülün ne zaman geleceği bilinmez; ama ara sıra gelir. Ve tam da bu düzensiz ödül dağılımı, davranışın en güçlü şekilde sürmesini sağlar.

Otomatik oynatma ise karar verme sürecini devreden çıkarır. Video bitmeden yenisi başlar. Kullanıcı “izlemeyi seçmez”, sistem onun yerine seçer. Beğeni butonları ve bildirimler ise sosyal onay beklentisini sürekli canlı tutar. Kırmızı bildirim simgelerinin tasarımı bile tesadüfi değildir; dikkat çekiciliği yüksek renklerin kullanımı bilinçli bir tercih olarak literatürde yer alır. Bu mekanizmaların her biri tek başına masum görünebilir. Ancak bir araya geldiklerinde ortaya bir “davranış mimarisi” çıkar. Buradaki soru şudur: Bu mimari yalnızca kullanıcı deneyimini kolaylaştırmak için mi vardır, yoksa insanın bilişsel kırılganlıklarını optimize etmek için mi? Çocuklar ve ergenler söz konusu olduğunda mesele daha kritik hale gelir. Nörogelişimsel çalışmalar, ergen beyninde ödül sisteminin erken olgunlaştığını; buna karşılık dürtü kontrolünden sorumlu prefrontal korteksin daha geç geliştiğini gösterir. Başka bir ifadeyle genç kullanıcılar ödüle karşı daha duyarlı, frene karşı daha zayıftır. Sosyal medya tam da ödül hassasiyetini tetikleyen bir yapıya sahiptir: Beğeniler, yorumlar, izlenme sayıları, takipçi artışı… Hepsi ölçülebilir sosyal onay sinyalleridir.

Peki, bu bağımlılık mıdır?

Klinik anlamda bağımlılık tanısı koymak için tolerans gelişimi, yoksunluk belirtileri ve işlev kaybı gibi kriterler aranır. Sosyal medya henüz resmi psikiyatrik bir bağımlılık kategorisi olarak tanımlanmamışsa da yoğun kullanım ile anksiyete, uyku bozukluğu, dikkat dağınıklığı ve düşük benlik algısı arasındaki ilişkiyi gösteren araştırmalar artmaktadır. Bu noktada mesele, kelimenin teknik karşılığı olmaktan ziyade tasarımın davranış üretme kapasitesidir.

“Bağımlılık makinesi” ifadesi, hukuki bir iddia olmanın ötesinde tasarımın doğasına işaret eder. Bugünün dijital platformları içerik üretmekten çok davranış üretir. Algoritmalar yalnızca neyi göreceğimizi hesaplamaz. Ne kadar süre o anda kalacağımızı, hangi içerikte yavaşlayacağımızı, hangi duyguda takılacağımızı da hesaplar. Her etkileşim veri üretir; her veri bir sonraki içeriğin tasarımını belirler. Bu döngü, kullanıcının tercihini yansıtmaz sadece, aynı zamanda onu yeniden şekillendirir. Dijital ekonomide ürün içerik değildir; ürün dikkattir. Dikkat ne kadar uzun süre platformda kalırsa, ekonomik değer o kadar artar. Böyle bir modelde tasarımın amacı, “kullanıcıyı memnun etmek”ten “kullanıcıyı tutmak”a evrilebilir. Bu nedenle Los Angeles’taki dava tam da bu dönüşümü sorguluyor. Süreç yalnızca şirketler ve davacılar arasında bir hukuk mücadelesi olmaktan çıkmış, insan zihninin ekonomik bir kaynak olarak tasarlanmasının sınırlarını tartışmaya açan kırılma noktası haline gelmiştir.

Belki de soruyu şöyle sormalıyız:

Teknoloji bizi bağımlı mı yapıyor, yoksa dikkatimiz artık bilimsel verilerle optimize edilmiş bir davranış mimarisinin içinde mi yönetiliyor?

Cevap ne olursa olsun, bir gerçek ortada: Sosyal medya artık sadece iletişim aracı değildir. O, nörobilim, davranış mühendisliği ve ekonomi politik kesişiminde şekillenen bir ekosistemdir. Ve bu ekosistemin merkezinde de hedefinde de insan beyni vardır. Kullanabilenler dikkatli olsun.