0
Zamanımızda Dünya dengeleri her geçen gün baş döndürücü bir trafik içerisinde ilerliyor. Neredeyse politik ilişkilerde saatlik farklılıklar söz konusu. Böyle bir atmosferde daha dün boğaz boğaza gelenlerin, şimdilerde kol kola girmesini veya bunun tam tersini görmek doğal olarak mümkün oluyor. İzlediğimiz bu manzara sanki "Ülkeler arasında dostluk ilişkisi yoktur çıkar ilişkisi vardır" realitesini sergiliyordu bizlere. Nihayetinde ulus devletler için milli menfaatler, bazen siyasetin çok üzerinde seyrederdi. Bunu sayısız örnekle pekiştirebilirdik. Mesela; Türkiye'nin onca desteğine rağmen Dindaşımız ve komşumuz olan İran'ın, Devletimizin karşı hasmane tutumu ve emperyalist güruhla giriştiği ittifak gibi. Aslında bu yaşananlar, emperyal zihniyetin sadece çıkara endeksli ruhsuz ve ilkesiz siyasetinin birer yansımasından başka bir şey değildi. Sonuçta bu tarz hareketler, kazanmaktan ziyade daha fazla kazanma mücadelesinin ta kendisiydi.
Buna karşın; başından beri dış siyasetini insani dairede konumlandıran Devletimiz, çizgisini bozmadan insana yatırım yapıyordu. Fakat bunu bir türlü anlatamıyor veya muhatapları anlamamazlıktan geliyordu. Tabi "onlar" olaylara direk kazanımları açısından baktıklarından dolayı, söylemleri ve eylemlerinin bu ölçüde şekillenmesi de normaldi. Sn. Erdoğan; on yedincisi düzenlenen muhtarlar toplantısında düşürülen Rus uçağı ile alakalı "Rusya, kara kutu içindekileri deşifre edemedi ama bu olay Türkiye'de pek çok şeyi deşifre etti" sözünü tamda bu paradigma için sarf etmişti. Yani son günlerde, "Dervişin fikri neyse zikri de odur" mealinde bir nevi deşifre sürecine şahit oluyorduk. Bu yönüyle düşünüldüğünde, dostlarımızla tıpkı turnusol kağıdını andıran bir dönemden geçiyorduk da diyebiliriz. Diğer bir ifadeyle, bizden gibi görünenlerin içlerinde gizlediklerini, icraatlarıyla anlayabiliyorduk.
Bu bağlamda acaba; PKK'nın hendek olgusunun, Rusya'nın Leningrad' da Hitlere karşı geliştirdiği sokak çatışmasının garip benzerliğinden mi…? Defalarca Irak'ın toprak bütünlüğüne dem vuran Türkiye'nin, birilerinin Truva atı haline gelen Irak Merkezi Hükümetince neden suçlandığından mı? Irak, İran Ermenistan ve PYD'nin birleşik ordu kurarak Barzani'yi ve dolaylı olarak Ankara'yı tehdit etme çabasından mı? HDP'nin Meclisten çekilme söylemlerinin, Demirtaş'ın ABD ve Moskova ziyaretlerinden sonra gündeme gelmesinin tesadüf olamadığından mı? Egemenlerin, Krrey ve Lavrov üzerinden nasıl Putin ve Obama'yı diskalifiye ettiğinden mi? Şangay örgütü ülkelerinin gizli toplantıyla Afganistan'ı parçalama kararından mı? Daha düne kadar "Tayyip abi" diye ülkemizde dolaşan Almazbek Atambayev'inçakma sempatikliğinden mi? Tüm bu sayılanların ancak bir üst akıl tarafından birlikte senkronize edildiğinden mi? Yoksa geçtiğimiz hafta T.C BaşbakanlıkYurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığının düzenlediği takdire şayan Türk - Afrika Düşünce Kuruluşları Buluşması ve Afganistan Başkanının Ankara'yı ziyareti akabinde alınan kararlarla Devletimizin karşı hamlelerinden mi…Başlayacağımı inanın bilemiyorum.
Lakin burada dikkat çekici husus; bu dönem bir "Aslına rücu" sürecinin zuhur ettiğiydi. Bahsettiğimiz süreçte "Ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz" değiminin ete kemiğe büründüğünü ve bu zamana kadar sahte dostlarımızın aslında kimin güdümünde at koşturduklarını da anlıyorduk. Yani günümüzde birilerinin zikrettiği "Türk halkı dostumuzdur" kolpasının, aynı ikiyüzlü zihniyetin bir ürünü olduğunun farkındaydık. Kaldı ki dost bellenen kişilere yaptırım uygulanmaz, ülkelerinde zorla alı konmazdı (Rusya gibi). Veya hiçbir dost, dostlarını katleden terör örgütü liderlerine kucak açmazdı (İran gibi). Yada dostunun ulusal güvenliğini tehdit eden PYD'ye silah vermezdi (ırak ve Almanya gibi). Oysa gerçek dost "para kaybetmeyi dost kaybetmeye yeğleyen" bir anlayışta olmalıydı. Tıpkı: Ceddinden aldığı öğretiyle milyonlarca Suriyeli mülteciyi barındıran; emperyalistlerin 2005'te uranyum bahanesiyle İran'a üşüşmesine izin vermeyen; Batının, halkını katledip topraklarını bölünmeye çalıştığı Irak'a insani yardımları aksatmayan ve Irak'ın toprak bütünlüğünden yana irade ortaya koyan; tüm bunları yaparken de Dünyayı karşısına alan Türkiye örneğindeki gibi.
Artık kimse bu kurusıkı yalanlara itibar etmiyordu. Ankara bu güne dek dengelerin her ne şekilde değiştiğine bakmadan nasıl omurgalı bir duruş sergilediyse bundan sonrada irfani vicdanla hareket edecekti. Bırakınız birileri kendilerince oyun kursunlardı. Attıkları yalanlara kendileri de inansındı. Zira bizler "Onlar tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarına karşılık verdi; çünkü Allah, en iyi tuzak kurandır" düsturuna iman etmiştik. Sonuçta, ne yaparlarsa yapsınlar kazanamayacaklarını bilmeliydiler. Çünkü Allah (cc) bizden yanaydı ve hiçbir güç ilahi iradenin üstüne çıkamazdı. Bunu maruz kaldıkları her türlü propagandaya rağmen, ellerine aldıkları Türk Bayraklarıyla terörü lanetleyen Şırnaklılar ispatlamıyor mu sizce?
Vesselam…