0

Siyasi Partiler, tabiatları gereği "pragmatist"tirler. Politikalarını daha çok oy odaklı belirlerler. Bu minvalde programlar, tüzükler, seçim dönemlerinde de beyannameler hazırlayıp seçmenlerin huzuruna çıkarlar. Halka ne vadettikleri, neyi taahhüt ettikleri, hangi kitleyi temsil edeceklerine dair ipuçları verir. Çünkü eğer dar bir bölgeye, dar bir alana, belirli bir etnik gruba veya mezhebe hitap edecekse bir siyasi parti, doğal olarak bu dar alan dışındaki kitleden, etnik kimliklerden ve mezheplerden teveccüh gör(e)mez.

Siyasi Partiler de bu riski göze alarak veya almayarak politika yaparlar. Netice itibariyle bu bir tercihtir ve her tercihin bir bedeli vardır.

Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye iade edildiği dönemde MHP'nin oyunun artması gibi "konjonktürel yönelimler" hariç tutulup Türkiye siyasi tarihine ve seçmen eğilimlerine bakıldığında iktidarın genel olarak "sağ" oylarla değiştirildiği görülür. Bunun yanı sıra Türkiye'de seçmen tercihi açısından siyasi yelpazenin ana gövdesini "muhafazakarlar" oluşturmakta. Muhafazakarlar, Ak Parti iktidarına kadar kamusal alanın dışında tutuldu. Öte yandan Türkiye'nin ana gövdesini oluşturan ideoloji ise Diyanet İşleri Başkanlığı da dahil olmak üzere bütün kamusal alanlardan uzak tutulmaya çalışıldı. Hatta Diyanet İşleri Başkanlığı marifetiyle bu kitleye resmi ideolojinin tekeli altındaki "kontrollü İslam" dayatıldı. Başörtülü kadınlar bu mağduriyetin en sembolik ve gözle görünür tarafını oluşturuyor. Bu uzaklaştırma hali, haliyle İslamcı ideolojiyi ve mensuplarını "dar gelirliler gruba" mahkûm etti. Bunun yanı sıra Muhafazakarlar, on yıllarca yönetimde ve iktidarda muktedir de olamadı.

Kemalist resmi ideoloji, kendisini her on yılda bir periyodik olarak hatırlattı. Bu hatırlatma aynı zamanda bir püskürtme hareketiydi. Zira her darbe sonrası "Muhafazakarlar" "iktidardan" veya STK, Sendika, Dernek gibi "sivil alanlardan" alaşağı edildi.

Türkiye'deki özgürlük alanları ve yaşam sahaları hep belirli bir azınlık tarafından kullanıldı. Bu azınlıklar, resmi ideolojinin kalemle çizdiği yapay tipolojiye uyan insanlardı. Veya direniş göstermeyen ve kendisinden ödün vermeyi kabul eden devşirme insanlardı. Kabaca bu grup "Cumhuriyetin makbul vatandaşları" şeklinde de tanımlanabilir.

Ne var ki, Ak Parti iktidarıyla birlikte Türkiye'nin kadim siyasi kültürü değişmeye başladı.

Yıllarca "Çevre"ye hapsedilen ve "Merkez"den püskürtülen ana damar, "Merkez"e yürüdü. Çevre, merkezde kaldıkça kendisini dönüştürdü. Bir taraftan değişen dünyaya ayak uydurdu, diğer taraftan demokratikleşti ve kendisine dayatılan kabuktan çıkmayı başardı.

Bu değişim ve dönüşüm, yıllarca "dar gelirli gruba" hapsolmuş kitlenin "orta sınıfa" tırmanmasına vesile oldu.

Bugün geldiğimiz noktada artık yeni bir orta sınıf var. Ve bu orta sınıf yönetimde söz sahibidir artık. Doğrusu, iktidarı değiştirecek olan da bu "yeni orta sınıf"tır. Değişmeyen ise bu orta sınıfın ideolojisidir. Onlar hala Muhafazakarlar. Muhafazakarlıklarını muhafaza ederek buralara geldiler. Türkiye'deki "devrimci ruhu" da artık bu yeni sınıf temsil ediyor. Hatta barışın en büyük destekçileri de onlar. Çünkü bu sınıf, ekonomik ve siyasi istikrarı çok önemsiyor. Bu istikrara zarar verecek her türlü girişimden uzak duruyor, prim vermiyor.

İşte bugün yaşanan siyasi çatışmaların merkezinde Türkiye'deki bu "ana gövde" var.

Bu ana gövdeyi dikkate alarak politika yapanlar, siyasette kendisine yer bulabiliyor. Dikkate almayanlar, bu ana gövdeyi yok sayanlar veya bu ana gövdeye nefret ve öfkeyle yaklaşanlar siyasette dar bir alana mahkum oluyor veya marjinal kalıyor.

Bahse konu bu yeni sınıfı Ak Parti temsil ediyor. Muhalefet partileri, temsiliyet pastasındaki bu koca dilimi uzunca bir zamandır tek başına Ak Parti'ye bırakmış durumda. Ve muhalefetin pratiklerine bakınca öyle anlaşılıyor ki, bu tablo uzunca bir süre değişmeyecek.

Muhalefet partileri açısından durum içler acısı.

Türkiye, dünyanın en büyük ekonomisi, en demokratik ülkesi olsa, "6 ok"unu bir silah gibi bu yeni sınıfa fırlatma motivasyonu hiç değişmeyecek, kategorik muhalif, yeminli düşman bir CHP zihniyeti var. Öte yandan bütün dünya Türk olsa dahi yine de söylemi değişmeyecek ve yine "bütün dünya Türk olsun" diyecek bir MHP zihniyeti var karşımızda.

Bunlar arasında en şanslı parti HDP'ydi. Ne var ki, HDP de bu tarihi fırsatı kaçırdı. Yıllarca etnik kimlik siyaseti yapan HDP, günün sonunda Cihangir partisi olup, CHP'nin yerine göz kırptı. Hasan Cemal'in bir çift alkışına, Ece Temelkuran'ın Kemalist annesinin bir oyuna, Aslı Aydıntaşbaş'ın bir tebessümüne, İmralı'ya giden heyetlerin cebine ikna mektupları bırakmak için 7/24 çalışan Cengiz Çandar'ın desteğine talip oldu.

Türk-Solu ile nikah kıydı. LGBT'lilere şemsiye açtı.

Bütün bunlar şüphesiz bir tercihtir. Ve başta da söyledik, her tercih bir bedeli gerektirir.

HDP için bu tercihin bedeli, bugüne kadar onlara oy veren ve Türkiye'nin ana gövdesini oluşturan "Muhafazakarlar Kürtler"i kaybetmek olacak.

Evet, HDP dar bir bölgeden çıktı. Bu doğru. Ancak aynı HDP, bu defa da dar bir bölge olan Nişantaşı sokaklarına kendisini hapsetti.

Bu yönelim, büyük bir kopuşun habercisidir.

Zira Kürtler, atalarının cellatlarını hiç affetmedi.

Atalarının cellatlarıyla iş tutanları hiç affetmez.!