Yaş ilerledikçe ve bir şey olduğumuzu zannettikçe hiçbir şey olmadığımızı idrak edememek ne acı. Oldum dedikçe olmadığımızı anlamamak, bildim dedikçe ne kadar çok şey bilmemiz gerektiğini bilememek, ne trajik.
Gün geçtikçe acıyorum halimize... Madde bütün hızıyla bizi esir alırken mana da o nispette bizden uzaklaşıyor. Hayatımız sıkışıyor nesnelerin o ruhsuz jelatin veya etiketlerinin arasına. Ufkumuz daralıyor. Canımız sıkışıyor bedene. Aklımız kalbimizi esir alıyor nesnelerin fanilik yüzünün görülmediği arzularında. Düşüncemiz körleşiyor. Yabancılaşıyoruz hızla birbirimize. Yalanlıyoruz kendimizi verdiğimiz kadim söze karşı.
Ömrümüz tükendikçe rutinin esiri oluyoruz. Makas değiştiremediğimiz gibi yoldan da çıkamıyoruz. Yeniliği bulmak namına sapamıyoruz farklı düşüncelere. Hep duruyoruz putların önünde. Vahyin ezeli ve ebedi nehrinde yıkanamıyoruz. Kirleniyoruz beşerin hezeyanları içinde.
Önünü göremeyen ilerisini göremez. Vücudun tüketimi israftır zihnin tüketimi irfandır. Tükenen vücudumuzda tükenmeyen bir zihin inşası yapamamışsak yaş ilerledikçe herkesin bize baktığını zannederiz.
Onu yine eskisi kadar güzel görüyorum. O da güzel bakılmaktan hoşlanıyor.
Evden çıkıp arabaya binene kadar bastığı her yerin onun güzelliğiyle anlam kazandığını düşünüyordu. Ayakta duranların güzelliğinin de kaynağının kendisi olduğunu zannediyordu.
Şoförü kapısını açtı. Yerleri süpüren ve beyazlığının hala eskisi gibi kaldığını düşündüğü eteklerini topladı. Topuklu ayakkabısının sesinin kesileceğini bildi. Sokağın gürültüsünden arabanın sessizliğine ilk adımını attı. Artık ona kimse bakmıyordu. Şoförü zaten bakamıyordu.
Kısa bir süreliğine de olsa hatta arabası çok lüks de olsa tahammül edemedi bu bakılmamanın dayanılmaz acısına. Hemen sarıldı telefona. Sosyal medyalarının çılgın, kirli lakin ona güzel görünen yüzlerine bakmaya, sayfalarını hızla ve öfkeyle çevirmeye başladı. O gün sosyal medyasında da aradığı güzelliği bulamamıştı. Beğeni oranı düşük duyarsızlık ve öfke oranı yüksekti. Hatta gün geçtikçe trend bu seçeneklere yönelmeye başlamıştı. Her gün yeni bir umutla kendisine bakanlara bakıyor ve onu güzel görenlerin sayısının artacağını düşünüyordu. Vaessefa vahesreta.
Araba yaklaştı gideceği yere. Dışarıda onu bekleyen bir kameraman ordusu yoktu eskisi gibi. Yaşlı fotoğrafçı yerini almış kadrajına yerleştirmişti onu. Ancak o hiç istifini bozmadı. Kapısı açılır açılmaz bir çeviklikle adımını attı dışarıya ve başladı hızlı hızlı yürümeye. Herkes ona bakıyor ve bir ordu haberci peşinde koşuyor gibi bir düşünceyle girdi içeriye. Kapıdaki güvenlik görevlisi nahif ve nazik bir sesle;
— Efendim sizin için bu koridoru tercih ettiler, dedi ve yolu gösterdi.
Hiç bozuntuya vermedi. Gösterilen koridordan eski yerine gideceğini düşündü, yürümeye başladı. Bu koridorda herkes ona bakıyordu ama bir farkla cansız nesnelerin arkasından. Koridorun sonuna geldiğinde yine bir görevli çıktı karşısına nazikçe gideceği yeri gösterdi. Temennada bulunup efendimlerle yolunu bekleyenler de yoktu bu kapının olduğu yerde.
Bu koridorun sonundaki tek kapı oraya açılıyordu. İşi Bitenler Galerisiydi burası. Geri de dönemiyordu. Zorunlu olarak kapıyı açtı. Baktı ki kendi gibi olanlar var orada başkası yok. Ona bakanlar da onun gibi hep kendilerine bakılmasını bekleyenler. İrkildi. İçeri girmek istemedi. Direnseydi gücü yetmezdi. Sadece başını çevirdi ve maziye bakar gibi geldiği yere baktı. Bir iç çekti. Kısa bir süre sonra normalliğin deliliğini hatırladı. Ne bakanım ne valim ne rektörüm ne müdürüm ne güzelim ne yakışıklım ne aşkım ne patronum diyen ne de kendinde olmayanı ona atfeden çok yüzlüler vardı orada. Herkes eşitlenmişti. Oradakiler isimlerle birbirlerine hitap etmeye başlamışlardı. Hatta çoğu bıyık altından maziye gülüyor ve burun kıvırıyordu. Çok yüzlü insanların aslında kendilerinin değil makamın önünde o tavırları aldığını bu hale düştükten sonra anlıyorlardı. O saatten sonra kendilerine hizmet edenlere de lütfen siz de bize bundan sonra isimlerimizle ikramlarda bulunun diyorlardı.
İşi Bitenler Galerisinde oturanlar arada bir bu tarz duygulanma krizine girerlerdi. Kaderin gidişine de engel olamıyorlardı. Hep birlikte Yahya Kemal'in şu mısralarını söyleyerek sakinleştiler.
Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.
Fakat bazıları yine de eski halde olmayı istedi. Hiç olmazsa bu galeride arada bir emredersiniz ifadesini kullanın diye talepte bulundular. Lakin...
Bir müddet orada kaldı. Arkadaşlarıyla maziyi yad ettiler. Vicdanı yapamadıkları için rahatsız oldu. Keşke diyecek oldu ama sustu.
Siyah paltosunu omuzuna attı. Gazetesini koltuğunun altına yerleştirdi. Topuksuz ayakkabılarla sessizce geldiği koridordan evine ve eşine geri döndü. Hüznünün kaynağıysa hayat nehrinin akışını değiştiremezken hızla değişen kendiydi.