0
Küresel ölçekte gelişmeler yaşıyoruz. Genelde 19. yüzyılın uzun ve sarsıcı olduğu kabul edilir. Oysa Batının koynunda yeşeren modern hikaye Batıyı hızlandırdığı gibi Batının tesir ettiği tüm yerküreyi hareketlendirdi. Bu durum ekonomik-sosyal-siyasal ve teknolojik dinamiklerin üst üste binmesiyle iyice çığırından çıkmış vaziyette. 20. yüzyılın başı gayet hareketliydi, sonu da öyle. 21. yüzyıl ikisini de aratmıyor. Hepimiz belki insanlık tarihinde insanların kaç kuşak boyunca muhatap olmadıkları bir yaşam deneyimi ile büyüyoruz. "Zaman-mekan sıkışması" döneme ilişkin tanımlamalardan. "Global köy" başka bir tanımlama. İletişim devrimi daha başka bir sıfat. Hepsi özünde büyüyen-katlanarak artan etki-lenme alanımızın genişliğine göndermede bulunuyor. Burası işin göz önünde olan kısmı.
Yaklaşık yüzyıl bir paranteze, tarihin bekleme odasında nadasa bırakılan bir coğrafyanın hareketlenmesine tanıklık ediyoruz. Hareketlenme yükselen talep ve beklentiler, siyasal, ekonomik ve kültürel hak arayışları üzerinden günyüzüne çıktı, şimdi masum körpecik bedenlerin canlarından yakıt devşirerek devam ediyor. Küresel sistemin açık-örtük tüm hesaplaşmalarının kümelendiği yer olan Suriye'de kimyasal silah kullanımına bilmem kaçıncı kez şahitlik ettik. Kınamalar, abartılı retorikler içerisinde geçiştirilecek bu meselede. Burası da tecrübe ile sabit kısmı.
İnsanlığımızdan utandığımız, dünyanın ahvaline ilişkin vaveyla kopardığımız şu sıcak ve samimi günlerde ülke içinde de aşırı kırılgan vaziyetteyiz. Zira birinci kısımda bahsettiğim hususlar zaten içerisi-dışarısı arasındaki sınırları anlamsızlaştırdı, buharlaştırdı. İç-dış ayrımının gerçekliği kalmadı. O nedenle dışardaki her gelişme etkileriyle içeriyi de vuruyor. Kriz dönemlerinde, buhran anlarında bizi esir alan bu haklı kabarmanın kontrolsüzlüğünde yine de itici ve ardını hesap etmeyen kayıtsızlığı çizmek durumundayız. Çünkü etki-lenme alanımızın genişlemesi ve bağlı olarak iç-dış ayrımının anlamsızlaşması sadece dünyanın ahvaline ilişkin bir spekülasyonun uzantısı olarak dile getirmiyoruz. Esas itibariyle daha önceki bir tarihsel evre açısından üstlenilmesi ve ifa edilmesi gereken sorumluluğun bugünün konjonktüründe hem ağırlaşması hem de daha kompleks hale gelmesini ifade etmek içindir. Evet düne göre bugün her bir ferdin sorumluluğunu ciddiyetle ifa etmesi gerekliliği açıktır. Lakin bugün hem dünyanın genel dönüşümü hem de bu dönüşüm dinamiği içerisinde Türkiye özelindeki özgül hikayesiyle bizler için ciddiyetin yanında dikkat, özen ve samimiyeti zorunlu kılıyor. Dolayısıyla bugünde ısrarla çoğunluk tarafından yapılagelen küresel-bölgesel-yerel ölçekteki haksız uygulamaları sıralayarak kendi vaziyetini mevzu bahis etmeme halini kurcalamak gerekiyor. Haklı gerekçeler sıralayıp vaziyeti kurtarmak mümkün değil çünkü.
Avrupa, büyük güçler, üst akıl vs. üzerinden bizi kuşatan söylem görünen o ki toplumun büyük bir kısmınca imdat çağrısı olarak algılanıyor ve eldeki-gündemdeki mevzuların-işlerin ötelenmesi için bir haklı gerekçeye dönüştürülüyor. Söylem şayet eldeki işin niteliklileşmesine, gündemdeki mevzuların derinleşmesine çağrı olarak algılanıp bunun da hakkı verilseydi gerçekten de ümitvar olmak için hatırı sayılır gerekçemiz olacaktı. Lakin bu genel söyleme çoğunluk tarafından, algılandığından bağımsız olarak, nihayetinde bir görev kaçkınlığıyla karşılık veriliyor. Bizim için asıl trajik ve çağrısına koştuğumuz söylemde dikkatli ve uyanık olmamız gereken tehditlerden daha tehditkar olan husus bu.
Somut, fiili tehditlerin olduğu şüphesiz görülüyor. Ancak bu tehditlerin nerelerden neşet ettiğine ilişkin eşik atlayan bir okumayı da icbar ettiği ortada. Bu tehditlerin bertaraf edilmemesinde hangi açmazların, eksikliklerin sıkıntı doğurduğu görülmeden olabilir mi? Buhran anında devreye sokulan akut tedbirlerle bir medeniyet inşası, bir gelecek inşası, bir varoluş mücadelesi ne kadar verilir, nereye kadar verilir, iyi düşünmemiz gerekiyor. Tercümeleriyle kültür hayatımıza nitelik kazandıran isimlerden Ahmet Aydoğan'ın söylediği "Ancak mükellefiyetin idraki ile gerçeğin üstünü örten katmanların bir bir aralanması külfetine talip olunabilir. Birbiri üzerine kimi zaman gaflet, kimi zaman hıyanetle yığılmış bu katmanlar o kadar çok ki o sebeple "derine, hep derine kazmamız" gerekiyor."
Böyle bir niyet varsa, niyetimiz varsa o zaman siyasal söyleme eşlik etmesi gereken başka okumaların varlığı gerekiyordu. Garaudy'nin "atom bombasının bulutu Hiroşima üzerinde değil modern bilim üzerinde dolaşıyor" tespitini, Heıdegger'in "hesaplayan düşüncenin kıskacında …bugün varolan, varlık'ı her zamankinden de fazla tehdit ediyor" feryadını duymak, hakkını vermek. Gidişatta sıkıntı, problem yok şeklinde davranılamaz. Görünürde karşı çıkıp özünde Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezi doğrultusunda hareket ediyor herkes. Ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel rol model, arzulanan, şehvetle istenen malesef bu. Karşı çıkanlarımız bile bu hayalin peşinde, vaatleri, önermeleri buralardan damıtılıp önümüze konuluyor. Fukuyama'nın bugün yaşanan sefalet, savaş, yıkım ve trajediyi bir önceki tarihsel-toplumsal yapıların-inançların-ideolojilerin er ya da geç ortadan kaldırılacak tortularına indirgemesi gibi bizlerde karşılaştığımız sıkıntıları sistemsel değil arızi-tali hususlar olarak görüyoruz, öyle inanıyoruz. Esas problem da bu zaten. Baudrillard boşuna demiyor: "Bu kültürlerin (Batı dışı) hepsi aynı model tarafından büyülenmiş durumdalar."