İnsan, boyun eğmek için doğmamıştır. İnsan, sorulmamış soruların içine doğmuştur. İnsan, korkunun, geleneğin, otoritenin ve kutsallığın içine doğmuştur. Doğmak, teslim olmak değildir. İnsan, kendisine verileni olduğu gibi kabul eden bir varlık değildir. İnsan, yorumlayan, reddeden, dönüştüren ve yeniden kuran bilinçtir.
Uzun yüzyıllar boyunca hakikat, dünyadan ve insandan uzaklaştırıldı. İnsan, kendi sesini kısarak kendi dışından gelen sesleri dinlemeye çağrıldı. Metinler mutlaklaştırıldı, yorumlar dondu, otorite yüceltildi, itaat fazilet ilan edildi. Mutlaklaştırılan her şey, en sonunda insanı küçültür. İnsan küçüldüğünde, hakikat cılızlaştı. İnsanı küçülten her şey, sadece baskıyı büyütür. Her yüce iddia, her aşkın metin, her değişmez buyruk insanın vicdanında ve aklında yeniden sınanmalıdır ve sorgulanmalıdır.
Romantizm, insanın kurulaşmasına ve katılaşmasına karşı atılmış bir çığlıktır. Romantizm, insanın yalnızca hesap yapan bir makine olmadığını ilan eder. İnsan özlem duyar, acı çeker, sevinir, yanılır, arar, sarsılır. Kalp, aklın düşmanı değildir; insanın derinliğidir. Romantizm, doğayı da bu derinliğin parçası olarak görür. Doğa, yalnızca dış dünya değildir; insanın kaybettiği bütünlüğün kendisidir. Bir ormana bakmak, bir dağa bakmak, bir nehre bakmak, bazen insanın kendi içindeki bütünlüğe bakmasıdr.
Doğa yalnızca sığınak değildir. Doğa, aynı zamanda insanın içindeki orijinal gerçeğin alanıdır. Psikoloji burada devreye girer. İnsan, kendini sandığı kadar bilmez. Bilinç dediğimiz şey, buzdağının yalnızca görünen kısmıdır. Korkularımız, arzularımız, travmalarımız, savunmalarımız, bastırdıklarımız ve telafilerimiz; bütün bunlar kişiliğin görünmeyen temelidir. İnsan, yalnızca düşündüğü şey değildir. İnsan, düşündüğünü sandığı şeyin arkasındaki derin akıntıdır ve akıştır. Psikoloji, insanı ahlak kılıfında maskelerle değil, varoluşun çıplak gerçeğiyle yüzleştirir.
Metin de bu yüzleşmede merkezi bir yere sahiptir. Metin, sorgulanmaz bir put değildir. Metin, eleştirinin ve yorumun alanıdır. Bir metin, ne kadar büyük iddia taşıyorsa, o kadar çok sınanmalıdır ve sorgulanmalıdır. Eleştiriden kaçan metin, anlam üretmez. Eleştiri dışı kabul edilen metin, otorite üretir. Otorite ise çoğu zaman insanı yüceltmez. Otorite, insanı ehlileştirir. İnsanı ehlileştiren her sistem, sonunda düşünmeyi suç, itaati erdem, sorgulamayı tehlike ilan eder. Düşünme, tehlike değildir. Düşünme, insanın onurudur.
İstisnasız hiçbir şey, eleştirel düşünmenin dışında bırakılamaz. Bütün insani tecrübeler ve ürünler, mutlak bir kapatma değil, tarihsel anlam kurguları olarak okunmalıdır. İnsan, kendi aklını askıya alarak hakikate ulaşamaz. İnsan, aklını, vicdanını ve deneyimini kullanarak hakikat iddialarını sorgular. Hakikat, insanın üstüne kapanmış ve vurulmuş bir mühür değildır. Hakikat, insanın yaşamında açılan bir süreçtir. Hakikat, itaatle değil, cesaretle ve akılla temas kurar.
Ahlak, dışarıdan indirilen bir emirler listesi değildir. Ahlak, insanın başkasıyla karşılaşmasından doğar. Acıyı gören, sınırı hisseden, ötekiyle birlikte yaşamayı öğrenen insan, ahlakı üretir. Bu yüzden gerçek ahlak, kör itaat değildir. Ahlak, bilinçli sorumluluktur. İnsanı ahlaksız yapan özgürlük değil, düşünmeden ve akılsızca itaat etmektir. İtaat, vicdanı devre dışı bırakır. Vicdanı devre dışı kalan yerde iyilik değil, yalnızca uyum vardır.
Özgürlük, keyfîlik değildir. Özgürlük, insanın kendisini yeniden kurabilme kudretidir. İnsan, doğanın içine doğar ama doğaya mahkûm değildir. Tarihin içine doğar ama tarihin kölesi değildir. Metinlerin içine doğar ama metinlerin tutsağı değildir. Özgürlük, dışsal otoriteler karşısında düşünme cesaretidir. Özgürlük, kendi yaşamının öznesi olma iradesidir. Özgürlük, insanın kendi kaderini başka ellerden geri almasıdır.
Siyaset de burada görünür olur. Devlet, parti, cemaat, kurum, gelenek başta olmak üzere bütün kurgular ve kurumlar, insanın birlikte yaşama çabasının biçimleridir. Bunların hiçbiri kutsal değildir. İnsan için kurulan her yapı, insanı bastırmaya başladığı anda meşruiyetini kaybeder. Siyasetin görevi hakikati dayatmak değil, çoğulluğu yaşatmak olmalıdır. Tek hakikat adına kurulan siyaset, sonunda baskıya dönüşür. Tek hakikat, farklı sesleri tehdit sayar. İnsanlık, tek sesle değil, çoğul seslerin çatışması, müzakeresi ve birlikte var oluşuyla zenginleşir ve varolur.
Doğa ile insan arasındaki ilişki de bu yüzden yeniden kurulmalıdır. Doğa, ne yalnızca emanet edilen bir nesnedir ne de sınırsızca sömürülecek bir kaynaktır. Doğa, insanın karşısında değil, insanın içinde ve insanla birlikte var olan bir oluş alanıdır. Doğayı yok eden, kendi geleceğini de yok eder. Doğaya hükmetme arzusu, çoğu zaman insanın kendi içindeki tahakküm tutkusunun dışa vurumudur. Doğayı korumak, yalnızca çevrecilik değildir. Doğayı korumak, insanın kendisini korumasıdır.
Romantizm, psikoloji ve doğa birlikte düşünüldüğünde, insanın en derin tablosu ortaya çıkar. Romantizm, insanın iç ateşidir. Psikoloji, bu ateşin karanlık katmanlarını açar. Doğa, insanın kökeni ve aynası olarak belirir. Metin, bu aynada insanın kendine söylediği hikâyedir. Fakat hiçbir hikâye son söz değildir. Hiçbir yorum nihai değildir. Hiçbir otorite insan vicdanının yerine geçemez.
İnsan, metnin değil; metin insanın hizmetindedir. İnsan, otoritenin değil; otorite insanın sınırları içindedir.
İnsan, kutsal söylemin pasif nesnesi değil; anlamın aktif kurucusudur.
İnsan, doğayı tüketen bir efendi değil; doğayla birlikte var olan bir bilinçtir.
İnsan, itaat etmek için değil; düşünmek, sevmek, sorgulamak ve özgürleşmek için vardır. İnsan, ancak sorguladığı ölçüde insandır. İnsan, ancak özgürleştiği ölçüde kendisidir. İnsan, ancak kendi sesini geri aldığı ölçüde doğaya, topluma ve hakikate yaklaşır.