İnsan, çoğu zaman değerini sahip olduklarıyla ölçer. Kimi servetiyle övünür, kimi makamıyla; kimi gençliğine güvenir, kimi de çevresindeki insanların çokluğuyla kendini güçlü sanar. Oysa zaman, insana ait olduğunu zannettiği her şeyi birer birer elinden alır. Gençlik ihtiyarlığa dönüşür, servet tükenir, makam başkasına kalır, dost sandıkları da bir gün uzaklaşır. Çünkü dünya kimseyi aynı hâl üzere bırakmaz.

Kur’ân-ı Kerîm bu hakikati şöyle haber verir:

“Biz o günleri insanlar arasında döndürüp dururuz.”

(Âl-i İmrân S. 140)

Bugün güçlü olan yarın güçsüz düşebilir. Bugün fakir olan yarın zengin olabilir. Dün alkışlananlar bugün unutulabilir. İşte bu yüzden insanın değeri; gelip geçici dünya nimetleriyle değil, Allah katındaki yeriyle ölçülür. Allah katındaki gerçek değer ise ancak takvâ ile kazanılır.

Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:

“Şüphesiz Allah katında sizin en değerliniz, takvâ bakımından en üstün olanınızdır.”

(Hucurât S. 13)

Demek ki insanı yücelten şey; soyu, malı, makamı ya da insanların övgüsü değildir. İnsanı gerçekten değerli yapan şey, Rabbine karşı taşıdığı kulluk bilinci ve takvâsıdır.

Takvâ; insanın yalnız kaldığında bile Allah’ın huzurunda olduğunu bilmesidir. Kimsenin görmediği yerde haramdan sakınabilmesi, gücü yettiği hâlde zulmetmemesi, öfkelendiğinde nefsine hâkim olabilmesidir. Takvâ, kalbin Allah korkusuyla diri kalmasıdır.

Çünkü insan zengin olduğunda onu kibirden koruyan şey takvâdır. Fakir düştüğünde isyana sürüklemeyen yine takvâdır. Makama yükseldiğinde adaleti ayakta tutan, makamını kaybettiğinde ise onu sabırla dimdik tutan şey de takvâdır.

Kur’ân insanın azgınlaşma sebebini şöyle açıklar:

“Şüphesiz insan kendini müstağni gördüğünde azar.”

(Alak S. 6-7)

Bugün dünyanın en büyük hastalıklarından biri de budur. İnsanlar ellerindeki geçici güç sebebiyle kendilerini yenilmez sanıyorlar. Servetleriyle kibirleniyor, makamlarıyla insanları eziyor, güçleriyle adaletin üstüne çıkabileceklerini düşünüyorlar. Fakat zaman hepsini tüketiyor. Dün saraylarda yaşayanların bugün mezar taşlarından başka hiçbir şeyi kalmamıştır.

İşte takvâ sahibi insan burada diğerlerinden ayrılır. O bilir ki dünya geçicidir. Bu yüzden dünya yükselttiğinde şımarmaz, alçalttığında ise yıkılmaz. Çünkü kalbini dünyanın değişken ölçülerine değil, Allah’ın rızasına bağlamıştır.

Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur:

“Müminin işi ne hoştur! Her işi onun için hayırdır. Bu durum sadece mümine hastır. Başına bir nimet gelirse şükreder, bu onun için hayır olur. Başına bir sıkıntı gelirse sabreder, bu da onun için hayır olur.”

(Müslim, Zühd, 64)

İşte insanı olgunlaştıran sır burada gizlidir: Şükür ve sabır… Takvâ sahibi kul, nimet geldiğinde Rabbini unutmayan; musibet geldiğinde ise Rabbinden kopmayandır.

Bugün insanlar zamanı yanlış okuyor. Gençliği ebedî, gücü sonsuz, dünyayı kalıcı zannediyorlar. Oysa ölüm, her gün insana dünyanın hakikatini haykırıyor. Toprağın altına girince ne unvanlar konuşacak ne servetler… Allah katında insanı kurtaracak olan şey yalnızca iman, ihlas ve salih ameller olacaktır.

Hasan-ı Basrî’nin şu sözü ne kadar ibretlidir:

“Takvâ sahipleri dünyada insanların en az yük taşıyanları, ahirette ise insanların en çok rahata kavuşanlarıdır.”

Çünkü takvâ, insanın iç dünyasını ayakta tutan ilahî bir kalkandır. Dünya değişse de onu korur. İnsanlar terk etse de onu yalnız bırakmaz. Zaman ihtiyarlatsa da ruhunu çökertmez.

Öyleyse insan, değerini insanların gözünde aramamalıdır. İnsanların alkışı bugün vardır, yarın yoktur. Makamlar geçicidir, servet fanidir. Fakat Allah için yaşayan bir kalbin değeri, zamanla eksilmez.

Asıl mesele kaç yıl yaşadığımız değil; o yılları Allah’a ne kadar yakın geçirdiğimizdir.

Çünkü insan zamanla değil, takvâyla değer kazanır.