İslâm’ın vazifesi, insanların yaşadığı cahiliye düzenine birkaç dinî motif eklemek, yanlışların üzerini örtmek ve mevcut düzeni makyajlamak değildir. İslâm, insanı da toplumu da kökünden dönüştürmek için gelmiştir.
Çünkü İslâm, hayatın kenarına iliştirilecek bir süs değil; hayatın tamamına yön verecek bir hakikattir.
İslâm, cahiliyenin içine sığdırılacak bir din değil, cahiliyeyi değiştirecek bir inkılaptır.
Cahiliye yalnızca putlara tapmak değildir. Hakkı bile bile çiğnemek, adaleti güçlüden yana eğip bükmek, emanete ihanet etmek, liyakati akrabalığa kurban etmek, haramı menfaat uğruna meşrulaştırmak ve zulüm karşısında susmak da cahiliyenin farklı yüzleridir.
Bugün dilimizde Allah’ın adı, duvarlarımızda ayetler, sözlerimizde sünnet olabilir. Peki ya hayatımızda?
Ticaretimizde dürüstlük yoksa, yönetimimizde adalet yoksa, ilişkilerimizde merhamet yoksa, kazancımızda helal hassasiyeti yoksa, mazlumun yanında duramıyorsak hangi İslâmî dönüşümden söz ediyoruz?
Kur’an, bu hakikati apaçık ortaya koyar:
“Bir toplum kendilerinde bulunanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d, 13/11)
Demek ki değişim, yalnızca tabelaları değiştirmekle, sloganları yenilemekle, görünüşü dinîleştirmekle gerçekleşmez. Önce insanın kalbi, niyeti, ahlâkı ve davranışları değişmelidir. Ardından bu değişim aileye, ticarete, siyasete, yönetime ve topluma yansımalıdır.
İslâm, yanlışın yanına doğruyu iliştirmek değil, yanlışı terk edip doğrunun hâkimiyetini sağlamaktır.
Resûlullah (s.a.v.), cahiliye toplumunun içinde doğdu; fakat cahiliyenin ölçülerine teslim olmadı. İnsanları mevcut düzenin yanlışlarına alıştırmadı. Tevhidi öğretti, putları reddetti, köle ile efendiyi insanlık onurunda buluşturdu, kız çocuklarını aşağılayan zihniyete karşı çıktı, adaleti akrabalığın ve kabile taassubunun önüne koydu.
Çünkü onun mücadelesi, cahiliye düzenine İslâmî bir etiket yapıştırmak değil, insanı Allah’a kullukla özgürleştirmekti.
Peki bugün biz ne yapıyoruz?
Bazen yanlış bir düzenin içinde doğru sözler söylemekle yetiniyor, bazen haramın etrafına dinî gerekçeler örüyor, bazen de menfaatimize dokunmayan yanlışları görmezden geliyoruz. İslâm’ı hayatımıza uydurmaya çalışırken hayatımızı İslâm’a uydurma sorumluluğunu unutuyoruz.
Oysa din, çıkarlarımızın onay makamı değildir. Hakikat, bizim arzularımıza göre şekillenmez; bizim arzularımız hakikate göre şekillenmelidir.
Allah Resûlü’nün şu uyarısı, bu konuda hepimize ölçü olmalıdır:
“Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin.” (Müslim, Îmân)
Bu hadis, yanlış karşısında kayıtsız kalmamayı öğretir. Elbette değişim hikmetle, adaletle ve meşru yollarla yürütülmelidir. Fakat hikmet, suskunluğun bahanesi; sabır, zulme razı olmanın adı değildir.
Bugün kendimize şu soruyu sormalıyız: İslâm mı bizi değiştiriyor, yoksa biz İslâm’ı mevcut hayatımıza uydurup etkisizleştiriyor muyuz?
Eğer namazımız bizi kötülüklerden uzaklaştırmıyorsa, orucumuz ahlâkımıza yansımıyorsa, dinî bilgimiz bizi daha adil ve merhametli kılmıyorsa, burada yalnızca toplumun değil, kendi dindarlığımızın da muhasebesini yapmalıyız.
Çünkü İslâm’ın ölçüsü, yalnızca ne söylediğimiz değil, neye dönüştüğümüzdür.
Unutmayalım: Cahiliyeyi İslâm’a benzetmek, İslâm’ı cahiliyeye benzetmekten başka bir sonuç doğurmaz. Asıl mesele, yanlışları dinin diliyle savunmak değil; dinin hakikatiyle yanlışları terk etmektir.
İslâm, zulmün üzerini örten bir örtü değil, onu açığa çıkaran bir nurdur. Haksızlığa meşruiyet kazandıran bir araç değil, hakkı ayağa kaldıran bir çağrıdır. İnsanın nefsine mazeret üreten değil, nefsini hesaba çeken bir hakikattir.
Öyleyse mesele, cahiliye hayatına ne kadar İslâmî görüntü kazandırdığımız değil; İslâm uğruna hayatımızda neleri değiştirmeyi göze aldığımızdır.
Çünkü İslâm, cahiliyeye eklenmiş birkaç güzel söz değil; cahiliyeden hakikate uzanan köklü bir dönüşümün adıdır.