Üstad Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, İşârâtü'l-İ'câz'da insanı derinden sarsan şu hakikati ifade eder:
"Saadet-i ebediye olmazsa bütün maneviyat kurur; o hakikatler israf memleketine kaçarlar."
Bu cümle üzerinde biraz tefekkür edince insanın önüne bütün kâinat açılıyor.
Kur'ân-ı Kerîm de aynı hakikati şöyle ilan ediyor:
"Sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?" (Mü'minûn, 23/115)
Bir başka ayette ise Rabbimiz şöyle buyuruyor:
"Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık." (Enbiyâ, 21/16)
Demek ki kâinat bir oyun sahnesi değil; sonsuz bir hikmet kitabıdır.
O hâlde insan sormadan edemiyor:
Bu güneş niçin yaratıldı? Ay niçin bu kadar hassas ölçülerle döndürülüyor? Samanyolu ve milyarlarca galaksi neyi ilan ediyor? Hücrelerdeki kusursuz fabrika niçin çalışıyor? Atomlardaki hayret verici nizam, elektronların şaşmaz hareketi, DNA'nın satır satır yazılmış kitabı, ağaçların çamurdan meyve çıkarması, insan bedenindeki yüzlerce kemik, kilometrelerce damar ve sinir ağı hangi gayeye hizmet ediyor?
Bunların hepsi bir gün tamamen yok olup gidecek olsaydı, hikmet nerede kalırdı?
Şöyle bir misal düşünelim:
Dünyanın en büyük ressamı, ömrünü vererek eşsiz tablolar yapıyor; sonra hepsini bir meydana yığıp yakıyor.
Ona herkes aynı soruyu sorar:
"Bu eserleri madem yok edecektin, niçin yaptın?"
İşte kâinat da aynı soruyu sorduruyor.
Çünkü Allah, Kur'ân'da kendisini Hakîm olarak tanıtıyor. Hikmet sahibi olan, abes iş yapmaz; İsraf etmeyen, yarattığını gayesiz bırakmaz.
Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) de ahiretin mutlaka gerçekleşeceğini haber vererek şöyle buyurmuştur:
"Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölümden sonrası için çalışan kimsedir." (Tirmizî, Sıfatü'l-Kıyâme, 25; İbn Mâce, Zühd, 31)
Demek ki gerçek hayat, ölümden sonrası için hazırlanmaktır.
Üstad Bediüzzaman ise Haşir Risalesi'nde şöyle der:
"Hiç mümkün müdür ki, bu kadar kerem sahibi ve rahmet sahibi bir Zât, en küçük bir zihayatın hukukunu muhafaza etsin de insanların en büyük arzusu olan bekâyı ve ebediyet isteğini cevapsız bıraksın?"
Bir başka yerde ise şu sarsıcı hakikati ifade eder:
"Madem Allah vardır ve bâkidir; elbette ahiret de vardır."
Gerçekten de kâinata dikkatle bakıldığında hiçbir şeyin israf edilmediği görülür. Bir yaprak bile vazifesini tamamlamadan düşmüyor. Bir tohum, baharda yeniden dirilişin programını içinde taşıyor. Yağmur damlası, rüzgâr, arı, karınca... Hepsi bir hikmet hesabıyla hareket ediyor.
İnsanın zihni, atomların o baş döndürücü hareketlerine yönelince de ayrı bir hayret yaşıyor. Adeta her biri kendisine verilen vazifeyi büyük bir şevk ve intizam içinde yerine getiriyor. Elbette onların şuuru yoktur; onlar Allah'ın emrine boyun eğmiş vazifeli askerlerdir. Fakat bu muhteşem hareket, insana sanki bütün kâinatın ebedî bir hayatın inkişafına hazırlandığını düşündürüyor.
İşte bunun içindir ki kâinattaki israfsızlık, ahiretin en kuvvetli şahitlerinden biridir.
Bütün varlıklar lisan-ı hâlleriyle aynı hakikati haykırıyor:
"Ebed var... Haşir var... Hesap var... Saadet-i ebediye var."
Çünkü hikmet, rahmet ve adalet bunu iktiza ediyor.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin "Saadet-i ebediye olmazsa bütün maneviyat kurur; o hakikatler israf memleketine kaçarlar." sözü üzerinde biraz daha derin düşününce insanın önünde bambaşka ufuklar açılıyor.
Çünkü israf yalnızca beden için söz konusu değildir. İnsana verilen manevî sermayeler de israf edilmemelidir.
Meselâ hayal...
Biz oturduğumuz yerden bir anda Samanyolu'nun ötesine gidebiliyoruz. Galaksileri dolaşıyor, kara delikleri düşünüyor, atomun içine kadar inmeye çalışıyoruz. Bir dost meclisinde otururken, hatta sofrada yemek yerken bile bazen bir anda dünya gözümüzden siliniyor; zihnimiz kâinatın en uzak köşelerine doğru kanatlanıyor.
Eğer ebediyet olmasaydı, insana neden böyle sınırsız bir hayal verildi?
Merhamet niçin verildi?
Şefkat niçin verildi?
Adalet arzusu niçin kalbimize yerleştirildi?
Hatta öfke...
Evet, öfke de doğru yerde kullanıldığında büyük bir sermayedir. Zulme karşı öfkelenmek, haksızlığa itiraz etmek, mazlumun yanında durmak insanın manevî derecesini yükselten bir ibadete dönüşebilir. Belki insan, Allah rızası için gösterdiği bir tavırla manen dereceler kat eder.
Gazze'de bombaların altında kalan bir bebeği görünce içimiz yanıyor. Afrika'da açlıktan ölen bir çocuğa üzülüyoruz. Dünyanın neresinde olursa olsun mazlumun acısı vicdanımızı sızlatıyor.
Çünkü İslâm'ın rahmeti yalnız Müslümanlara değil, bütün insanlığa yöneliktir. Irkına, rengine ve inancına bakmaksızın mazluma merhamet etmeyi emreder.
Şimdi soralım:
Eğer ahiret olmayacaksa, bu kadar derin merhamet niçin verildi?
Bu kadar sonsuz adalet arzusu niçin kalbimize konuldu?
Bitmeyen öğrenme iştiyakı, hakikati anlama aşkı, güzelliğe duyulan hasret niçin yaratıldı?
Demek ki yalnız bedenimiz değil, bize emanet edilen bütün latifelerimiz, bütün duygularımız ve manevî cihazlarımız da ebediyet için hazırlanmıştır. Dünyada iman ve salih amellerle inkişaf eden bu duygular, Allah'ın izniyle ahirette çok daha mükemmel bir surette inkişaf edecektir.
Kim bilir...
Anlama kabiliyetimiz nasıl inkişaf edecek?
İdrakimiz nasıl genişleyecek?
Cemâlullah'ı müşahede ederken, peygamberlerle beraber bulunurken, cennetin her yeni tecellisinde bu latifeler nasıl yeni yeni ufuklara açılacak?
Belki de dünyada yalnız bir çekirdeğini taşıdığımız kabiliyetler, orada sonsuz baharlara dönüşecek.
İşte bunun için kâinattaki hikmet de, insan bedenindeki sanat da, kalbimizdeki duygular da, vicdanımızdaki adalet arzusu da, ruhumuzdaki ebediyet iştiyakı da aynı hakikati haykırıyor:
"Ebed var... Ahiret var... Saadet-i ebediye var..."
Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin "Saadet-i ebediye olmazsa bütün maneviyat kurur; o hakikatler israf memleketine kaçarlar." cümlesi üzerinde biraz daha düşündüğümüzde, insanın aklına şu mana geliyor:
Bir insan ömrü boyunca Allah'a iman etmiş... Peygamberlere iman etmiş... Kur'ân'a iman etmiş... Ahirete iman etmiş... İmanını son nefesine kadar muhafaza etmiş...
Şimdi -hâşâ ve kellâ- eğer ebedî hayat olmasaydı, o zaman bu iman neyin meyvesini verecekti?
Bir ağaç düşünün...
Yıllarca büyüyor, kök salıyor, dal budak salıyor; fakat hiçbir zaman meyve vermiyor.
Böyle bir şey hikmete uygun olur mu?
İman da böyledir.
İman, ebediyet için dikilmiş bir cennet ağacıdır. Dünya onun yalnızca fide devresidir. Asıl meyveleri ise saadet-i ebediyede ortaya çıkacaktır.
Demek ki ebedî hayat, yalnız bedenimizin değil; imanımızın da semeresidir. İman, orada Cemâlullah'a mazhariyetle, peygamberlerle beraberlikle, ebedî saadetle ve bitmeyen ilâhî ikramlarla hakiki meyvelerini verecektir.
İşte Üstad'ın "maneviyat kurur" ifadesi de insana bunu düşündürüyor. Çünkü ebediyet bulunmasa -ki bu muhâldir- yalnız yıldızlar, baharlar ve kâinat değil; insanın iman hayatı da gayesine ulaşmamış gibi görünürdü.
Hâlbuki Hakîm olan Allah, en küçük bir çekirdeği bile meyvesiz bırakmazken, insanın kalbine diktiği iman ağacını elbette ebedî meyvelerle neticelendirecektir.