Kâinat, baştan başa okunmayı bekleyen muazzam bir kitaptır. Bu kitabın her bir satırı, her bir kelimesi ve hatta her bir harfi, Sonsuz Kudret’in ilmini ve azametini haykırır. Kur’ân-ı Kerîm’de Mealen, "Yeryüzündeki ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa... Allah’ın kelimeleri tükenmez" buyrulur. İlk bakışta insana bir edebî sanat veya mübalağa gibi gelen bu ilahî beyan, hakikatin yalın ve matematiksel bir ifadesidir.
Peki, kâinattaki mevcudat nasıl konuşur ve bu kelimeler nasıl tükenmez?
Hakikatte iki türlü lisan vardır: Lisan-ı kâl (konuşma/ifade dili) ve lisan-ı hal (durum, duruş ve yapı dili). İnsan için geçerli olan bu kaide, bütün evren için de aynen geçerlidir. Bir dostunuz yanınıza gelip oturduğunda tek kelime etmese dahi, yüzündeki çizgilerden, duruşundan veya gözlerindeki süzgünlükten onun ne kadar kederli ya da neşeli olduğunu anlarsınız. İşte o tebessüm ya da hüzün, bir "lisan-ı hal"dir; sesiz ama hitabı son derece açık bir kelimedir.
Sonsuz kudret sahibi Allah, yarattığı her şeyi hem bir lisan-ı kâl hem de bir lisan-ı hal kılmıştır. Elimizde tuttuğumuz bir kayısıyı veya bahçede açan bir gülü düşünelim. Gülün kırmızılığı, yaprağının yeşilliği ve dalı adeta onun görünen, el dokunur lisan-ı kâlidir. Kokusu, dokusundaki incelik, hücresel dizilimindeki o mucizevi intizam ise onun lisan-ı halidir; arka plandaki ilahî sanatı ve kudreti anlatan sessiz bir nutuktur.
İşte İşarat-ül İ'caz'da dikkat çekildiği üzere; dilbilimciler (nahvîler) "kelime" kavramını sadece ağızdan çıkan seslerle sınırlandırmış olsalar da hakiki manada kâinattaki her bir zerre, Hâlık’ının azametine delalet eden birer "halî kelime"dir.
Şimdi bu muazzam matematiğe bakalım:
Bir gülün veya tek bir atomun kâinat kitabındaki "lisan-ı hal" ve "lisan-ı kâl" anlamlarını yazmak için dünyadaki bütün denizleri mürekkep, bütün ağaçları kalem yapsak; o denizlerin her bir damlası ve ağaçların her bir zerresi de başlı başına yaratılmış birer "halî kelime" ve "lisan-ı kâlidir" Onların da ifade ettiği ilahî manaları ve hakikatleri yazabilmek için bu defa başka denizlere ve başka ağaçlara ihtiyaç duyulacaktır. O ikinci gruptakileri yazmak için üçüncü bir silsile... Bu tablo, ucu bucağı olmayan sonsuz bir teselsüle inkılap eder.
Dolayısıyla âyetteki ifade bir abartı değil, kâinatın hakiki yapısının apaçık bir tescilidir. Allah’ın yaratmasındaki hikmet ve tecelliler zinciri hiçbir zaman son bulmaz.
Bizim insan olarak anladıklarımız, kavrayabildiklerimiz ve idrakimize sığdırabildiklerimiz, o sonsuz ilim ummanında bir zerre bile değildir. Bize düşen; gülü koklarken, yıldızlara bakarken ve bir atomun intizamını tefekkür ederken bu lisan-ı hallere, lisan-ı kâllere kulak vermek ve o sonsuz azametin karşısında hürmetle eğilmektir:
Sübhanallah... Ne büyüksün Allah'ım!