Yalandan, hurafeden uzak ve hak olan bir dava zulmü tasvip etmez. Hakikatin peşinde olan insanlar medenidirler; asla bu fikirleri baskıyla, zulümle kabul ettirmezler. Dolayısıyla zulüm, hakikat olmayan bir davadan çıkar. Ellerindeki hakikat olmadığı için onu kabul ettirmek adına ancak zulme başvururlar. Çünkü akıl; çürük ve yanlış bir meseleyi, aklın gereği olarak kabul etmez.

Misal; Cahiliye Dönemi’nde müşriklerin imana girmiş Müslümanlara zulmetmeleri, kendilerinin hakikatten uzak olmalarından kaynaklanmaktadır. Hakikati kabul etmemeleri, putlara inanmaları, eski adetlerini terk etmemeleri ve atalarının dinlerine körü körüne ittiba etmeleri onları hiddet göstermeye ve kayıtsız şartsız karşı durmaya sevk etmiştir.

Ama tarih boyunca Müslümanların elinde hakikat olduğu için daima yapıcı olmuşlar, kimseye zorla İslamiyet’i kabul ettirmeye çalışmamışlardır. Çünkü hakikat böyle bir baskıyı kabul etmez; müşterisi çıkar, gelir ve onu alır. Baskı yapmaya gerek yoktur. Dolayısıyla İslam’a girenler de hep kendi hür iradeleriyle, kendi şuurlarıyla, baskı altında kalmadan İslam’a dahil olmuşlar ve İslam’ın hükümlerini kabul etmişlerdir.

Nitekim yakın tarihimizde, Tek Partili Dönem’de yapılan zulümlerin kaynağı da tam olarak budur. "Medeniyet, insan hakları, aydınlık ve çağdaşlık" diyerek savundukları kavramların içi boş olduğu, ellerinde hakikat bulunmadığı için kendi hayat tarzları doğrultusunda Müslümanlara ağır baskılar uygulamışlardır. İnsan düşünmeden edemiyor: İstiklal Mahkemeleri adı altında binlerce insan sırf inancından, sarığından, fikrinden dolayı nasıl asılır, nasıl kurşuna dizilir? Binlerce ailenin gözünden yaşlar akıtılıp insanlar nasıl anasız, babasız, evlatsız bırakılır?

Eğer savundukları o medeniyetin bir hakikati olsaydı, içi dolu olsaydı Kur’an okutmak ve öğrenmek yasaklanır mıydı? Müslümanlar çocuklarına dinini öğretebilmek için ahırlarda, samanlıklarda, dağ başlarında gizlice Kur'an eğitimi vermek zorunda kalır mıydı? Camiler depoya, ahıra çevrilip buralarda söylenmeye bile haya edilecek çirkinlikler yapılır mıydı? Yıllarca Hac ibadeti engellenir, elifbalar ve ilmihaller toplatılıp dini kitaplar yasaklanır mıydı? Ellerinde hakikat olsaydı, asırlarca minarelerden yükselen ezan-ı Muhammediye dokunulup Türkçe okutulmaya zorlanır mıydı? Hakikat eri olsalardı Müslümanları hor görüp kılık kıyafetinden dolayı onlara zulmederler miydi?

İşte görüyoruz; Hristiyan rahibelerin de örtüleri, başörtüleri var. Bu memlekette onlara hiçbir zaman ses çıkarılmamış, onlar eleştirilmemiştir —ki zaten herkes inancında serbest olmalıdır. Fakat madem hakikatten ve adaletten bahsediyoruz, herkes dinini özgürce yaşamalı değil midir? Onlar ne yaptılar? Sadece Müslümanlara saldırdılar ve ne yazık ki halen saldırmaya devam etmektedirler. Ellerinde hakikat olsa bugün dahi başörtülü kardeşlerimizi öcü gibi görebilirler miydi?

Yine tarih boyunca görüyoruz ki davası hak ve hakikat olmayanlar, sadece Müslümanlara değil; Hristiyanlara da başka dinlerin mensuplarına da zulmetmişler, medeniyetleri yok etmişlerdir. Nitekim Moğollar hakikat eri olsaydı, 1 milyona yakın kitabı yakıp nehre atarlar mıydı? Günlerce nehirlerden kitap külleri ve katlettikleri insanların kanı akar mıydı? Oysa elinde hakikat olanlar, İslam’ın asırlarca dünyanın her tarafında inşa ettiği ve bugün hâlâ ayakta olan devasa eserlerinde görüldüğü üzere daima yapıcı olmuş ve zulümden kaçınmışlardır. Vicdanlı tarihçilerin araştırmalarında ve belgelerde sabittir ki İslam medeniyeti gittiği her yere adalet götürmüştür.

Elbette Müslümanların içerisinden de zaman zaman zulmü tercih edenler çıkmıştır. Ancak bu durum, onların hakikatten uzaklaşmalarından kaynaklanmaktadır. Bu gibi durumlar birer istisnadır ve istisnalar kaideyi bozmaz. Hakikatten uzaklaşıp zulmedenlere bir misal verilecek olursa; Peygamber Efendimizin (s.a.v.) mübarek torunlarına insanlık dışı zulümlerin reva görülmesi, Hz. Hüseyin Efendimizin şehadeti ve diğer birçok mübarek peygamber evladının hunharca katledilmesi bunun en acı örneğidir. O zulümler, İslam'ın ruhundan uzaklaşmalarından kaynaklanmıştır. Kur'an ve sünnet aydınlığından uzaklaşıp karanlık bir ruha büründükleri için bu zulmü işlemişlerdir. Şüphesiz bu durum da istisnadır. Hakiki manada İslam’ın nuruyla nurlanmış, hayatını ve düşünce dünyasını Kur’an ve sünnet üzerine bina etmiş insanlar daima şiddetten uzak durmuşlardır. Çünkü ellerindeki hakikat o kadar aydınlıktır ki karanlık bir fenere ihtiyaç bırakmaz. Zulüm, cehaletin karanlık feneridir; elinde nurani bir fener olmayanlar ise mecburen o karanlık fenere sarılmışlardır.

Son söz olarak; yakın zamanda yaşadığımız 15 Temmuz hain darbe girişimiyle de büyük bir hakikat ortaya çıkmıştır. FETÖ ve mensuplarının ellerinde bir hakikat bulunmadığı için canice şiddete başvurmuşlardır. Tankları masum insanların üzerine sürmüş, ağır bombalarla insanları katlederek 253 şehide ve binlerce gazimize sebep olmuşlardır. Bu acı tablo dahi onların hak ve hakikatten ne kadar uzak olduğunun somut bir delilidir. Zira davası hakikat olmayanlar geçmişte de, günümüzde de, gelecekte de bu tür zulümleri işlemeye devam edeceklerdir.

Allah sadece Müslümanları değil, bütün insanlığı hak ve hakikatin etrafında pervane eylesin; barış, huzur ve adalet tüm insanlığın sığınacağı tek kapı olsun. Amin.