Öğrencilik yıllarımda Bilim ve Sanat Vakfında düzenlenen bir konferansa katılmıştım. O günlerde vakıf, Aksaray'da birkaç daireden dönüştürülmüş mütevazı bir binada faaliyet gösteriyordu. Konuşmacı, yazar Dücane Cündioğlu'ydu ve Alman filozof Martin Heidegger'i anlatıyordu.
Yıl, doksanlı yıllardı. Cündioğlu, Heidegger okumalarına yeni başlamıştı ve bu Alman filozofa duyduğu hayranlığı açıkça dile getiriyordu. Konferansta söylediği bir cümle ise hafızama kazındı: "Bizde Heidegger gibi düşünürler yetişmediği sürece birinci sınıf bir ülke olamayız; Almanya'nın seviyesine yaklaşamayız."
O yıllarda sadece Dücane Cündioğlu değil, birçok yazar ve düşünce meraklısı için de Heidegger adeta son sığınak hâline gelmişti. Bunun sebebi açıktı. Heidegger, klasik ontolojiyi sarsarak "Varlık" kavramını yalnızca bir nesne olarak değil, insanla kurduğu ilişki üzerinden yeniden ele alıyordu. Onun temel amacı, Antik Yunan'dan bu yana unutulduğunu ileri sürdüğü "Varlık" (Sein) sorusunu yeniden düşünmenin yollarını açmaktı. 1927 yılında yayımlanan başyapıtı Varlık ve Zaman, varlığın anlamını zaman ufku içinde sorgulayarak hem fenomenoloji hem de varoluşçuluk üzerinde derin etkiler bıraktı.
Ancak Heidegger'i anlamaya çalışan birçok araştırmacı, onun beslendiği düşünce kaynaklarını yeterince dikkate almadı. Böyle olunca da Almanya ve Batı düşüncesi, sanki tamamen kendi iç dinamikleriyle ortaya çıkmış benzersiz bir medeniyet gibi sunuldu.
Oysa Antik Yunan mirasının Avrupa'ya yeniden ulaşması, büyük ölçüde İslam dünyasının ilmî faaliyetleri sayesinde gerçekleşti. Bağdat ve Şam'daki Beytü'l-Hikme gibi ilim merkezlerinde Aristoteles, Platon ve Hipokrat gibi isimlerin eserleri Arapçaya çevrildi. Daha sonra bu eserler, 12. yüzyıldan itibaren Toledo ve Sicilya üzerinden Latinceye aktarıldı. Böylece Batı, hem Antik Yunan felsefesiyle hem de İslam medeniyetinin zengin ilmî birikimiyle yeniden tanıştı.
İstanbul'un ilim merkezi hâline gelmesiyle birlikte bu aktarım daha da zenginleşti. Özellikle 13 ve 14. yüzyıllarda Mevlânâ, Hâfız ve Şebüsterî; daha sonraki dönemlerde ise Molla Câmî ve Molla Sadrâ gibi isimlerin eserleri Osmanlı medreselerinde okutuldu, Türkçeye şerh edildi ve geniş bir ilim çevresinde dolaşıma girdi. Avrupa'dan İstanbul'a gelen öğrenciler de bu eserlerle tanıştı; bunların bir kısmı daha sonra Almanca, Fransızca ve İngilizceye çevrildi.
Nitekim Goethe, hatıratında Hâfız'ın şiirleriyle Joseph von Hammer-Purgstall'ın tercümeleri sayesinde tanıştığını anlatır. Hammer ise Hâfız'ı tanırken Osmanlı âlimleri Sürûrî, Şem'î ve Sûdî'nin Türkçe şerhlerinden önemli ölçüde yararlanmıştır. Benzer şekilde Molla Câmî ve Molla Sadrâ'nın eserleri de Osmanlı medreselerinde okutulmuş, Türkçe nüshaları vasıtasıyla Batılı araştırmacıların dikkatine sunulmuştur.
Heidegger'in düşünce dünyası söz konusu olduğunda da benzer bir etkileşimden söz edilir. Bu noktada özellikle Mahmud Şebüsterî üzerinde durmak gerekir. 13. yüzyılda Tebriz yakınlarındaki Şebüster'de yaşayan Şebüsterî, tasavvuf düşüncesinin en önemli isimlerinden biridir. Onun Gülşen-i Râz adlı eseri yedi asır boyunca onlarca şerhe konu olmuş, tasavvuf geleneğinin temel metinlerinden biri kabul edilmiştir.
Şebüsterî, Vahdet-i Vücûd düşüncesini şiir diliyle sistemli biçimde işleyen önemli bir mutasavvıf ve düşünürdür. Eserleri, tasavvuf metafiziğinin anlaşılmasında bugün de temel kaynaklar arasında yer almaktadır.
Şebüsterî'nin Osmanlı ilim çevrelerinde tanınmasında İdris-i Bitlisî'nin önemli katkıları olmuştur. Bitlisî, Gülşen-i Râz üzerine Farsça bir şerh kaleme almış; bu eser daha sonra İstanbul kütüphanelerinde çoğaltılarak medreselerde okutulmuştur.
Heidegger'in düşüncesini cazip kılan noktalardan biri de varlığı, var olanlardan ayırarak ele almasıdır. Ona göre dış dünyadaki nesneler "var olan"dır; felsefenin asıl görevi ise onları var kılan "Varlık"ı sorgulamaktır. İnsan, diğer varlıklardan farklı olarak kendi varlığını sorgulayabilen tek varlıktır. Bu yüzden insan, varoluşunun anlamını arayan aktif bir öznedir.
Heidegger'e göre insan, ölümlü olduğunun bilinciyle yaşar. Ölüm fikri, insanı gündelik hayatın sıradan tekrarlarından kurtararak sahici bir varoluşa yöneltir. Hakikat ise yalnızca doğru bilgi değil, varlığın gizliliğinden çıkarak kendisini açığa vurmasıdır.
Bütün bunlar, Heidegger'in düşüncesinin hangi kaynaklardan beslendiği sorusunu daha da önemli hâle getiriyor. Onun varlık anlayışının oluşumunda başta Şebüsterî olmak üzere Molla Sadrâ ve İbnü'l-Arabî gibi isimlerin etkili olduğu yönünde çeşitli değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu isimlerin düşünce tarihindeki yerini dikkate almadan Heidegger'i anlamaya çalışmak, eksik bir okuma olacaktır.
Belki de asıl soru şudur: Heidegger'i hayranlıkla okumadan önce, aynı meseleleri yüzyıllar önce kendi medeniyet havzamızda tartışan düşünürleri ne kadar tanıyoruz?