"Evet binlerce hikmetler için yaratılan Zühal'in herbir hikmetinde binlerce cihetler ve herbir cihetinde binlerce istifade edenler bulunduğu halde, 'Hilkatinde o adamın istifadesi, ille-i gaiyeden bir cüz' olarak düşünülmüştür' denilirse ne manii var? Çünki ille-i gaiye, daima basit birşeyden ibaret değildir."

(İşarat-ül İ'caz, s. 186)


Tam burayı okurken, yani günlük Risale-i Nur derslerimden ilkini icra ederken, bu kısmı birkaç kez okuyup derin düşüncelere daldım.

Allah’a sonsuz şükürler olsun ki bizi insan olarak yaratmış; bize akıl, ruh ve muhakeme gibi büyük nimetler lütfetmiştir. O akıl ve muhakemeyle tefekkür lokomotifinin peşine takıldığımızda öyle hakikatlere yol alıyoruz ki... Sonra dönüp kendimize şaşkınlıkla soruyoruz: "Benim gibi sıradan bir insan, tek bir tefekkür kıvılcımıyla nerelere gidip geliyor, ne azim meselelerin ortasında hayretle kalıyor!"

Peki, yüreği ve imanı devasa olan Allah dostları, o yüce ruhlar ve elbette tefekkürün zirvesinde yer alan Sultanlar Sultanı, Rabbimizin Habibi Hazreti Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) kim bilir o tefekkür denizinde nerelere dalıyor, hangi derin hakikatleri toplayıp hayretle "Sübhânallah" diyorlar? İşte sırf bu idrak imkânı için bile Rabbimize sonsuz şükretmemiz gerekir.

Okuduğum bu veciz kısım zihnime şu tefekkür kapılarını araladı: Yıldızların yahut insan vücudundaki hücrelerin nizamî bir asker gibi yan yana ve tek sıra dizilmemesinde şüphesiz sayısız hikmetler saklıdır. Bizler bu hikmetlerin tamamını –inşallah Rabbimizin bildirmesiyle– ahirette öğreneceğiz. Ancak yıldızların öyle serbest, feza denizine yayılmış gibi durmalarının ve asker nizâmı gibi tek hatta dizilmemelerinin aşikâr hikmetlerinden biri dengedir. Adeta kainata serilmiş "esir çarşafının" savrulup gitmesini önleyen muazzam bir denge...

Sofra Bezi ve Rüzgâr Misali
Pikniğe gittiğimizde yere serdiğimiz sofra bezinin muhtelif yerlerine taş koymamızın hikmetini hiç düşündünüz mü? Eğer o taşları koymazsak, esecek ilk rüzgârda sofra bezi uçup gider. Fakat bunu engellemek için bezin tam ortasına kocaman bir kaya da koymayız; zira üzerine rızıklarımızı yerleştireceğizdir. Ne yaparız? Bezin muhtelif noktalarına küçük taşlar yerleştirerek dengeyi sağlarız. Böylece rüzgâr bir köşesinden girse dahi bez havalanıp savrulmaz. Sadece tek bir köşesine taş koysaydık, rüzgâr diğer taraftan girip öyle bir enerji oluştururdu ki, bezi kaldırıp o tek ağırlıktan da kurtarır ve savururdu. İşte bu yüzden denge için muhtelif yerlere taşlar serpiştiririz.

Şimdi Zuhal (Satürn) gezegenini düşünelim... Gökyüzünde sönük, az bir ışığı bile olsa; sadece gecemize süs katan antik ve renkli bir ziynet taşı gibi görünse dahi, onun yaratılışındaki binlerce hikmetten birini işte bu misalle tefekkür edebiliriz. Yani: Dengeyi sağlamak.

Esir Denizi ve Feza Gemileri
Kainatın büyük bir kısmını kaplayan, yıldızların üzerinde yüzdüğü o görünmez akışkan maddemize "esir maddesi" veya "esir denizi" diyoruz. Yıldızları ve gezegenleri toplasak, kainatın büyüklüğü yanında belki yüzde üç, yüzde beş veya yüzde on gibi küçük bir hacim kaplarlar. Geri kalanı ise bu esir denizidir.

Yıldızların bu deniz üzerinde nasıl yüzdüğünü anlamak için şöyle bir misal verelim: İzmir Bostanlı’dan vapura binip Alsancak’a veya Konak’a doğru gittiğimizi hayal edelim. Üzerinde seyrettiğimiz deniz adeta esir maddesi, bindiğimiz vapur bir yıldız, sağımızda solumuzda süzülen tekneler ise gezegenlerdir.

Bir anda altımızdaki denizin çekilip alındığını farz edin... Bindiğimiz vapur, yukarıdan atılmış ağır bir taş gibi bütün süratiyle dibe çakılırdı. Demek ki esir denizi olmasa, yıldız gemileri ve gezegen tekneleri kainatın boşluğunda sabit kalamaz, savrulur ve büyük bir çöküşle yığılırlardı.

İşte biz geceleyin Ay’a da baktığımızda, onun sadece bize bir gece lambası olmasını, tebessüm eden o ziynetli yüzünü görmüyoruz. Bunun haricinde, yaratılışındaki binlerce hikmetten biri olarak dengeyi sağlama vazifesini tefekkür ediyoruz. Tıpkı piknikteki sofra bezinin uçmasını engelleyen o küçük taşlar gibi; yıldızların ve gezegenlerin semadaki dağılış şekli, bu kainat çarşafı üzerinde savrulmadan dengede durmamıza vesile olan muazzam birer hikmet çivisidir.

İnsan okumalı ve tefekkür etmelidir. Bir mevzu okursunuz; fakat o okuma, zihninizde bambaşka hakikatlere öyle kapılar, öyle pencereler açar ki hayrette kalırsınız. İşte bu yüzden okumak ve tefekkür etmek, sadece bilgi edinmek değil; hakiki manada yaşamak ve insan olmaktır.