Kapalıçarşı'nın loş, kemerli yollarında ilerlerken birkaç antikacı dükkânına uğradım. Tezgâhlarda pirinç bir saatin ağır ağır dönen kadranı, üzeri ince el işçiliğiyle dövülmüş bakır bir tas, sedef kakmalı ahşap kutular ve eski bir masaldan fırlamış gibi duran pirinç lambalar duruyordu. Her birinin üzerinde başka bir zamanın, kaybolmaya yüz tutmuş bir emeğin izi vardı. Ancak ustalarla sohbet ilerledikçe anladım ki asıl mesele tezgâhtaki eşyanın ne olduğu değil; bu mesleğin, bu hafızanın yarın nasıl ayakta kalacağıydı.
Esnafın ortak bir kaygısı var: Kültür varlıklarını korumak adına uygulanan kurallar, zaman zaman antika ticaretinin tamamını kapsayan bir yasaklama algısına dönüşüyor. Oysa bir yanda ülkenin tarihî mirasını gözü gibi koruma sorumluluğu, diğer yanda eşyayı tanıyan, dönemini, malzemesini ve zanaatını okuyabilen insanların geçim mücadelesi duruyor. Bu iki sorumluluk birbirini ezmek zorunda değil; aynı akıl içinde buluşabilir.
Burada sıkça düşülen bir yanılgıyı netleştirmek gerek: Yaygın kanının aksine, "Yüz yılını dolduran her eşya serbestçe satılabilir" cümlesi hukuki bir kural değildir. Mevzuattaki yüz yıl ölçütü, yalnızca belirli etnografik eserlerin tanımında yer alan teknik bir sınırdır; bütün antikalar için otomatik bir ticaret izni vermez. Bir objenin serbestçe alınıp satılabileceği; tarihî değeri, niteliği ve tescil durumuyla birlikte değerlendirilir. Ancak kuralın varlığı kadar uygulamanın anlaşılır olması da hayati önem taşır.
Çarşı esnafının haklı bir çekincesi var: Alan uzmanlığı süreçte yeterince devreye girmediğinde, bugün döküm pirinçten üretilmiş yeni bir obje ile asırlık tarihî bir eser aynı kefeye konulabiliyor. Bu durum hem esnafı tedirgin ediyor hem de alıcıda güven krizine yol açıyor. Çözüm, uzmanlığı sürecin merkezine almaktan geçiyor: Yeni üretim açıkça yeni üretim olarak tanımlanmalı; tarihî eser niteliğindeki obje ise arkeologlar, sanat tarihçileri ve zanaat ustalarından oluşan bilimsel kurullarca değerlendirilmelidir. Devletin koruma yetkisi tartışılmazdır; fakat bu yetki adil, öngörülebilir ve bilgiye dayanan bir zeminle güç kazanır.
Güvenceli Ticaret ve Alıcı Şeffaflığı
Alıcı güvenini tesis etmek için satışa konu olan eşyanın fotoğrafı, ölçüsü, malzemesi ve hukuki statüsünün kayıt altına alındığı şeffaf bir İşlem Güvence Sistemi kurulabilir. Uluslararası standartlarda kullanılan belgeleme yöntemleriyle bu altyapı oluşturulduğunda, iyi niyetli alıcı ne satın aldığını bilir, kayıt dışılık azalır ve yasal ticaretin sınırları netleşir.
Burada asıl dikkat çekici husus şudur: Devletimiz Millî Saraylar bünyesindeki atölyelerde ve tarihî fabrikalarda zanaatı, dokumayı ve restorasyonu korumak için sistemli bir üretim stratejisi yürütüyor. Ne var ki Millî Saraylar'da sergilenen bu kurumsal koruma aklı; Kapalıçarşı ve Mısır Çarşısı gibi sivil üretimin, zanaatın ve ticaretin asırlık kalbi olan merkezlerdeki esnafı kapsayacak ulusal bir stratejiye henüz dönüşebilmiş değil.
Üstelik bu nitelikli üretim ve satış ağı sadece müze duvarlarının, biletli turnikelerin ardında hapsedilip bırakılamaz. Saray ve devlet zanaatının özgün örneklerini sunan yetkin satış mağazaları; Kapalıçarşı, Mısır Çarşısı, Sultanahmet ve Galata gibi tarihi sivil merkezlerde çoğaltılmalı, şehir hayatının tam kalbine indirilmelidir. Böylece kamu vizyonu ile sivil zanaatkârın birikimi aynı tarihi sokakta birbirini besleyen canlı bir ekosistem oluşturabilir.
Nitekim dünyada bu vizyonu sektörel ve mekânsal ölçekte uygulayan örnekler mevcut. Örneğin Fransa, köklü zanaat bilgisine sahip işletmelere "Yaşayan Miras Şirketi" (EPV) etiketi vererek zanaat odaklı bölgelerde ortak merkezler kuruyor. İtalya ise tarihi merkezlerdeki zanaatkârları bölgesel kümeler altında birleştirip ortak hammadde, tescil ve pazarlama ağlarıyla koruma altına alıyor.
Türkiye de Millî Saraylar'daki birikimi ve uluslararası iyi örnekleri harmanlayarak, kamu denetiminde ortak bir vizyonla Türkiye Kültür Pazarı modelini kurabilir. Üniversitelerin, kooperatiflerin ve meslek kuruluşlarının iş birliğiyle tasarlanacak bu ağ; el sanatlarını, özgün tasarımları ve hukuki durumu doğrulanmış koleksiyon eşyalarını hem sokaktaki nitelikli mağazalarla hem de küresel çevrim içi mecralarla buluşturabilir.
TÜİK verileri de kültürel istihdamın ve el sanatlarının ekonomideki ağırlığını açıkça ortaya koyuyor. Zanaat, geçmişe ait romantik bir hatıradan ibaret değil; ciddi bir istihdam, hafıza ve ekonomik değer taşıyan bir alandır.
15. yüzyıldan bu yana ayakta duran Kapalıçarşı, yüzyıllar boyunca her çağın imkânını kendi yapısına katmayı başardığı için yaşadı. Bugün ihtiyacımız olan şey, tarihî eserlerimizi titizlikle korurken, bugünün ustalarının emeğini ve ticaretini modern dünyanın şeffaf araçlarıyla geleceğe taşımaktır. Çünkü bir çarşının ışığı sadece dükkânın lambasından değil, ustanın elindeki o asırlık birikimden yayılır.