Kıymetli okurlarım,

Kal ehli, söyleyen, anlatan ve konuşan insandır. Hâl ehli ise söylediğini davranışlarıyla gösteren, sözünü hayatına taşıyan insandır. Elbette konuşmak, anlatmak ve öğretmek de değerlidir. Mesele konuşmak değil, insanın söylediği sözün davranışlarıyla çelişmesidir.

Mesnevi’de anlatılan meşhur papağan hikâyesi, bu çelişkiyi düşünmek için güzel bir örnektir.

Hikâye odur ki; Bir tüccarın kafeste beslediği bir papağanı vardı. Tüccar Hindistan’a gitmeye hazırlanırken papağanına oradaki papağanlara iletmek istediği bir mesaj olup olmadığını sorar. Papağan, özgürce yaşayan diğer papağanlara, kendi durumunu anlatmasını ister.

Tüccar Hindistan’a vardığında papağanın mesajını iletir. Bunun üzerine ağaçta bulunan papağanlardan biri titreyerek yere düşer. Tüccar, kendi sözlerinin bir papağanın ölümüne sebep olduğunu düşünerek üzülür.

Döndüğünde yaşananları kafesteki papağana anlatır. Papağan da duydukları üzerine titreyerek kafesin dibine düşer. Tüccar, onun da öldüğünü sanır ve kafesten çıkarır. Tam o sırada papağan canlanır, uçar ve özgürlüğüne kavuşur.

Hikâyenin tasavvufi yorumunda ise bu olay, insanın alışılmış bağlarından kurtulması ve hakikate farklı bir gözle bakması üzerine bizi düşündürür. Hikâyeyi bugünün insanına uyarladığımızda ise başka bir soru karşımıza çıkar: İnsan, bildiği doğruları gerçekten yaşıyor mu, yoksa yalnızca anlatmakla mı yetiniyor?

Modern insanın kafesi

Bugünün insanının kafesi demirden yapılmıyor. Bazen makam, bazen para, bazen şöhret, bazen de başkalarının takdirini kazanma arzusu insanı esir alıyor.

Bir insan dürüstlük üzerine saatlerce konuşabilir ama küçük bir çıkarı için gerçeği gizleyebilir. Yardımlaşmanın önemini anlatabilir ama yardıma ihtiyacı olan komşusunun kapısını çalmayabilir. Adaletten söz edebilir ama kendisine yakın olana ayrıcalık tanınmasını isteyebilir.

Sosyal medyada paylaşılmış güzel sözler, insanı kendiliğinden güzel ahlak sahibi yapmıyor. Bir cümleyi beğenmekle o cümlenin gereğini yerine getirmek aynı şey değil. Merhamet üzerine yazmak başka, bir mazlumun derdine ortak olmak başka.

İşte kal ehli ile hâl ehli arasındaki fark burada ortaya çıkıyor.

Kal ehli, insanlara ne yapılması gerektiğini anlatır. Hâl ehli ise doğru bildiğini önce kendi hayatında uygular. Kal ehli dürüstlüğü över; hâl ehli, kimsenin görmediği yerde de dürüst kalır. Kal ehli tevazudan söz eder; hâl ehli, makamı yükseldiğinde bile insanlara tepeden bakmaz.

Üstelik hâl ehli olmak, hiç hata yapmamak demek değildir. Yanlışını kabul etmek, özür dilemek ve kendini düzeltmek de güzel hâlin bir parçasıdır.

Sözümüz mü büyük, davranışımız mı?

Toplum olarak sözün değerini yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. Çünkü güven, güzel cümlelerle değil, tutarlı davranışlarla kurulur. Bir yöneticinin adaletinden, bir esnafın dürüstlüğünden, bir dostun vefasından söz etmesi yeterli değildir. Bunların gerçek karşılığı, insanlarla kurduğu ilişkilerde ortaya çıkar.

Çocuklarımıza dürüstlüğü anlatırken kendimiz dürüst davranmıyorsak, sözümüzün tesiri ne kadar olabilir? Gençlere saygıyı öğütlerken birbirimize hakaret ediyorsak hangi örnekliği sunabiliriz? Birlik ve beraberlikten bahsederken menfaatimiz için insanları birbirinden ayırıyorsak söylediğimiz sözler kimin gönlüne dokunabilir?

Mevlana’nın yüzyıllar öncesinden gelen hikâyeleri, insanın önce kendi içine bakmasını hatırlatır. Başkalarının kusurlarını görmek kolaydır. Gerçek ise kendi kusurumuzla yüzleşebilmek ve sözümüzle davranışımız arasındaki mesafeyi kapatabilmektir.

Sonuç olarak; toplumumuzun daha fazla konuşana değil, söylediğini yaşayan insanlara ihtiyacı var. Daha fazla öğüde değil, öğüdünü hayatına taşıyan örneklere ihtiyacımız var. Çünkü insanın gerçek değeri, ne kadar bildiğiyle değil, bildiğini ne ölçüde yaşadığıyla da anlaşılır.

Tasavvufun ahlaki hedeflerinden biri, insanın kendi eksikliklerini görmesi ve onları düzeltmek için çaba göstermesidir.

Öyleyse gelin, başkalarını değiştirmeye çalışmadan önce kendimize bir soru soralım:

Biz, insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini anlatan kal ehli miyiz, yoksa söylediği gibi yaşayan hâl ehli mi? Ne dersiniz.