0
Kamuoyu, o meşhur Ankara-İstanbul arası yürüyüşle meşguldü iki hafta önce. Oysa yanı başımızda ise farklı bir hareketlilik söz konusuydu. Gazete ilanıyla dahi bir araya gelmesi güç unsurlar, Büyükada da toplanmak için böyle bir zamanı seçmişti nedense. Tıpkı Gezi, 15 Temmuz… vs. öncesini hatırlatacak cinsten.
Zaten toplantının; bir ayaklanmayı tesis etme gayesiyle düzenlendiği, iddianameye de yansıdı. Bu durumda, hukukun üstünlüğünü ilke edinen bir Devletten, adalet mekanizmasını işletmemesi beklenemezdi. Nitekim Türk Yargısı da, eldeki deliller ışığında kararını verdi doğal olarak. Verdi vermesine de, sonrasında Ülkemize yönelik hadsiz söylemler havada uçuştu.
İlk önce ABD Dışişleri Sözcüsü Nauert çıktı sahneye. Ardından İsveç Dışişleri Bakanı. Bunu ise Merkel izledi. E tabi kambersiz düğün olmazdı. Neticede, hemen hepsi; "endişelerinden" dem vurdular malumunuz. Fakat Alman Dışişleri Bakanı Gabriel; "Türkiye'ye yatırımların, devam etmesinin garanti olmadığını" söyleyerek, ağzındaki baklayı çıkardı.
Anlayacağınız bu, uzun süredir cereyan eden bir planın işaret fişeği gibiydi. Avrasya'da ki nihai hedefleri, sadece Türkiye'yi zayıflatmaktan geçiyordu nihayetinde. Bunun için de her türlü kozu denemişlerdi/ deniyorlardı ve de deneyeceklerdi. Kaldı ki Suriye kamplarında yetişen YPG'li teröristlerin, "Nazi" selamına benzer bir selam vermeleri fazla söze hacet bırakmıyor.
Bu minvalde küreselci güruhun, Türkiye düşmanlığını söylemeye gerek duymuyorum. ABD'nin bir kısmıyla, İsrail'le ve Avrupa'yla temas halinde olduklarını da… O cihetle başımıza gelen onca melanetten tutun da, Kıbrıs, Katar, İran, Suriye ve Filistin hadiselerini, asla birbirinden ayrı göremeyiz. Sonuçta, dikkat çekici bir ilişki mevzu bahis.
Mesela Nisan ayında; İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Yunanistan ve İtalya; Akdeniz gazını Avrupa'ya taşıyacak bir boru hattı anlaşması imzaladılar. Akabinde İsrailli Bakan'ın; "küresel enerjide artık önemli bir rol oynayacaklarını" açıklaması ise bu bağlamda ipucu veriyor.
Dolayısıyla Kıbrıs sorunu, ısıtıp ısıtıp önümüze getirmelerini bu perspektifte okuyabiliriz. Hatta Kıbrıs müzakerelerinde, Türk askerinin adadan ayrılması için diretmeleri de… Kısacası; "Akdeniz'de sözümüzü dinlerseniz sıkıntı yaşamazsınız" diyorlar akıllarınca. Gerçi Sn. Cumhurbaşkanımız, G20 Zirvesi'nde bu konuda gereken cevabı verdi. "Şüphesiz ki B planı, C planı, düşünülmeye başlanacaktır" ifadesi, üstü kapalıda olsa bu hususu işaret ediyordu.
Gelin görün ki geçen hafta, sondaja başladılar Akdeniz'de. Kim biliyor musunuz? Rum Yönetimi görünümlü bir Fransız enerji şirketi ve İtalyan ortaklığı… Buna karşı; savaş gemilerimiz eşliğinde, Barbaros Hayrettin Paşa sondaj gemisi de bölgedeki faaliyetlerini hızlandırdı. Yani restlerine rest çekmiştik bir anlamda. Bu ise bırakın kıta sahanlığımızı, Uluslararası sular da bile "bir oldu-bitti ye müsaade etmeyeceğimizin" resmiydi.
Fakat ilginç olan; bazı körfez ülkelerinin, aynı Fransız şirket ile çalışmaya razı edilmesiydi. Peki, bu şirketin; İran'la, Güney Pars doğalgaz sahasını geliştirme anlaşmasına ne demeli? Hem de İran devrim muhafızlarına rağmen. Aslında İran yönetiminin, küreselcilerle diyaloğunu düşündüğümüzde, buna şaşırmamak lazım ya, neyse. Zira devrim muhafızlarının anlaşmaya itiraz etmesi, anlatmak istediğimizi özetliyor. Yani dünya gündemdeki, küreselci- ulus devlet çatışması tezinden hareketle…
İşte böyle bir dem de; İsrail'in, Mecid-i Aksaya saldırması manidar sayılabilir. Siyonizm'in, Süleyman Mabedi üzerinden sinsi planını zaten çoğumuz biliyoruz. Lakin İsraillin; günümüzde uyguladığı şiddette, iki ileri bir geri adım atması şüphe verici.
Hülasa bunun, İslam Âlemine; "bölgedeki yağmaya ses çıkartılmaması adına" mesaj içerdiği, zamanlaması açısından değerlendirilebilir. Tabi en önce de Türkiye'ye. Takdir edersiniz ki, bu oyunu bozacak tek aktör konumunda olduğumuz aşikar.
Şimdi tüm parçaları birleştirdiğimizde, saydığımız hadiseler arasında kirli bir bağdan söz edilemez mi? Yoksa haksız mıyım? Vesselam…