Türkiye son on yılda yalnızca sınırlarını savunmadı; kendisine biçilen rolü reddederek tarihî bir kırılmaya imza attı. Karabağ’dan Libya’ya, Somali’den Yemen’e ve nihayet Suriye sahasına uzanan bu süreç; günü kurtaran hamlelerin değil, kararlı liderliğin, stratejik sabrın ve yeniden inşa edilen devlet aklının neticesidir.

Bugün geriye dönüp bakıldığında açıkça görülmektedir ki; Türkiye’ye yönelik küresel kuşatma, masa başında kurulan planlarla değil, sahada gösterilen iradeyle bozulmuştur. Üstelik bu, “eski Türkiye” refleksleriyle değil; bedel ödemeyi göze alan, zamanlamayı doğru okuyan ve milletine yaslanan bir anlayışla gerçekleştirilmiştir.

Sahne Fırat Kalkanı’yla Açıldı

2016 yazı, Türkiye için yalnızca bir takvim yaprağı değildir; bir eşik, bir kopuştur. Kırk yıldır adım adım inşa edilen FETÖ darbe girişimi bertaraf edildikten hemen sonra, güney sınırlarına dayanan DAEŞ tehdidine karşı Fırat Kalkanı Harekâtı başlatıldı. Bu, içeride diz çöktürülemeyen bir iradenin, dışarıda da teslim alınamayacağının ilanıydı.

O günden sonra Suriye sahası, Türkiye’nin edilgen biçimde izlediği bir kriz alanı olmaktan çıktı; bizzat yön verdiği bir jeopolitik mücadele alanına dönüştü.

Çok Katmanlı Kuşatma, Tek Merkezli İrade

2018’e gelindiğinde tablo nettir:
Bir tarafta Rusya–İran–Esad ekseninin askerî tahakkümü,
diğer tarafta ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın açık desteğini alan PKK/YPG yapılanması…

Bu kuşatmanın amacı yalnızca Suriye’yi parçalamak değildi; Türkiye’yi güneyden baskılayarak hareket kabiliyetini kalıcı biçimde sınırlamaktı. Ancak bu kez karşılarında, krizden kriz yöneten değil; krizi yöneten bir Türkiye vardı.

Stratejik Sabır Üreten Liderlik

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu süreçte sergilediği liderlik, klasik siyaset kalıplarının dışındadır. Aceleci hamlelerden kaçınan, tehdide boyun eğmeyen, ambargoyla sindirilemeyen ve darbeyle hizaya sokulamayan bir duruş ortaya konulmuştur.

Bugün gelinen noktada şu hakikat inkâr edilemez:
Böylesi bir dönemde böylesi bir liderliğin ortaya çıkması, yalnızca Türkiye için değil; İslam coğrafyası için de tarihî bir nimettir. Bu, sıradan bir siyasi başarı değil; zamanla anlamı daha iyi kavranacak bir tevafuktur.

Devlet Aklının Yeniden Tahkimi

Bu sürecin en kritik boyutu, devlet aklının yeniden tahkim edilmesidir. Diplomasi, istihbarat ve askerî güç; dağınık reflekslerle değil, tek merkezli bir stratejik vizyonla yönetilmeye başlanmıştır.

Bu mimarinin inşasında, Cumhurbaşkanı’nın askerî başdanışmanlığını ve Güvenlik Politikaları Kurulu üyeliğini yürüten merhum Emekli General Adnan Tanrıverdi’nin katkıları da mühimdir. On yıllara yayılan fikrî istişare ve devlet adamlığı refakati; Türkiye’nin terörle mücadele anlayışını savunmacı iç güvenlik çizgisinden çıkararak, dış tehdit merkezli proaktif bir doktrine taşımıştır.

Terör Koridorunun Dağılışı

Bu yeni güvenlik anlayışı sayesinde Türkiye;
– Rusya ve İran’ı dengeleyen,
– ABD’nin kuzey Suriye’de kurmak istediği terör koridorunu, YPG kantonları zincir baklalarını fiilen parçalayan bir strateji uygulamıştır.

Üstelik bu, büyük güçlerle doğrudan savaşa girilmeden başarılmıştır. Sahada kararlılık, masada ise soğukkanlılık ve hesaplı diplomasi esas alınmıştır. Washington’un vekil yapıları askerî baskıyla etkisizleştirilmiş; Moskova ve Tahran kontrollü temaslarla sınırlandırılmıştır.

İşgal Değil, İnşa

Türkiye’nin asıl farkı burada ortaya çıkmıştır.
Ankara, Suriye sahasında yalnızca alan tutmamış; meşruiyet üreten, halkla temas kurabilen ve işleyen bir yönetim kapasitesi inşa etmiştir. Eğitilen ve yapılandırılan unsurlar, dağınık milis grupları olmaktan çıkarılarak fiilî bir siyasî ve askerî otoriteye dönüştürülmüştür.

Bu; ne İran’ın ne İsrail’in, ne de Körfez ülkelerinin başarabilmiş olduğu bir modeldir. Türkiye bunu işgal ederek değil; adalet, güvenlik ve yerel meşruiyet esasına dayanarak gerçekleştirmiştir.

Yeni Denge, Yeni Sorumluluk

Bugün Suriye, Türkiye için bir tehdit değil; Doğu Akdeniz ve Orta Doğu vizyonunda stratejik bir denge unsurudur. Aynı anda Rusya, İran ve ABD planlarının boşa çıkarılması; Türkiye’yi klasik “bölgesel güç” tanımlarının çok ötesine taşımıştır.

Ancak her nimet, aynı zamanda bir imtihandır.

Şükür ve Mesuliyet

Bu tablo bir tesadüf değildir.
Bu; sabredenlerin, direnenlerin ve milletine güvenenlerin neticesidir.

Bize düşen; bu nimetin kıymetini bilmek, bu devlet aklının temsilcisi cumhurbaşkanının etrafında kenetlenmek ve Allah’ın bu millete bahşettiği imkânlara şükretmektir. Çünkü tarih, her millete böylesi fırsatları sık sık sunmaz. Şükür unutulursa, nimet geri alınır.

Yüce Allah; rızası dairesinde gayret gösterenleri yüceltir.
Bu vatan uğruna can veren tüm şehitlerimizden Allah ebeden razı olsun.
Mekânları Cennet-i Firdevs olsun.