İran bugün bir devrim anı yaşamıyor. Ancak çok daha tehlikeli bir eşiğe ilerliyor: yönetebilen fakat ikna edemeyen, bastırabilen fakat toparlayamayan bir rejim gerçekliğiyle karşı karşıya. Sokaklara yansıyan protestolar bu durumun yalnızca görünen yüzünü oluşturuyor. Asıl mesele, sistemin taşıyıcı kolonlarında biriken ve artık gizlenemeyen yapısal sorunlarda yatıyor.

1979’dan bu yana İran’daki her kriz, “dış düşman” anlatısıyla yönetildi. ABD, İsrail ve Batı merkezli tehdit söylemi, rejimin en etkili savunma hattı oldu. Ancak bu kez bu hat çatlamış durumda. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın “Suçu ABD’de ya da başkalarında aramayın, hata bizim” sözleri, sıradan bir siyasi açıklamanın ötesinde, sistem içinden gelen açık bir itiraf niteliği taşıyor. Bu ifade, rejimin sorunların kaynağını tamamen dış faktörlerle açıklayamayacağını kabul ettiğini gösteriyor.

Tepeden bakıldığında ortaya çıkan tablo nettir: İran’da kriz sokakta değil, devletin merkezindedir. Ekonomik yapı çökmüş, gelir dağılımı bozulmuş, yolsuzluk kalıcı hale gelmiş, genç nüfus rejimle olan duygusal bağını büyük ölçüde yitirmiştir. Protestolar bu zeminde doğmuş, bu nedenle kısa sürede ekonomik taleplerden siyasal itiraza evrilmiştir. Başlangıçta rejimi yıkma amacı taşımayan bu hareketlilik, sistemin taleplere cevap verememesi ve baskıyı tercih etmesiyle rejim karşıtı bir karakter kazanmıştır.

Stratejik düzeyde bakıldığında şu tespit açıkça yapılmalıdır: İran rejimi bugün hâlâ güçlüdür. Güvenlik aygıtı çözülmemiştir. Devrim Muhafızları, Besiç ve istihbarat mekanizması emir-komuta zinciri içinde çalışmaktadır. Bürokrasi işlemekte, devlet aygıtı ayakta durmaktadır. Bu nedenle kısa vadeli bir rejim çöküşü beklentisi gerçekçi değildir.

Ancak aynı mesafeden bakıldığında bir başka gerçek de görünür hale gelmektedir: Rejim artık ikna eden bir yapı olmaktan çıkmış, yalnızca korku üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bu durum, sistemi kısa vadede ayakta tutsa da orta vadede sertleşen ve kırılganlaşan bir yapıya mahkûm eder. Baskı arttıkça maliyet yükselmekte, her bastırılan toplumsal dalga bir sonrakini daha öfkeli ve daha kontrolsüz hale getirmektedir.

Dış cephede ise tablo daha karmaşıktır. ABD’nin sert açıklamaları, Trump dönemini çağrıştıran askeri tehdit dili ve “sınırlı ama yıkıcı operasyon” senaryoları, İran’daki krizi çözmekten ziyade rejim içindeki sertlik yanlısı unsurları tahkim etmektedir. Dikkat çekici olan, bu sert söylemin İsrail’de mutlak bir güven hissi üretmemesidir. İsrail askeri ve istihbarat çevrelerinde, olası bir bölgesel çatışmanın ilk ve en ağır sonuçlarının Tel Aviv’e yansıyabileceği yönünde ciddi endişeler dile getirilmektedir. Bu nedenle dış müdahale çağrıları, İran rejimini zayıflatmaktan çok, milliyetçi refleksleri güçlendiren bir işlev görmektedir. Bu refleks, rejimin en güçlü olduğu ve en iyi yönettiği alandır.

Peki protestolar rejimi değiştirir mi?

Mevcut şartlarda bu ihtimal sınırlıdır. Bunun üç temel nedeni bulunmaktadır: merkezi bir liderliğin yokluğu, örgütlü ve net bir siyasi alternatifin bulunmaması ve güvenlik aygıtı içinde kitlesel bir çözülmenin yaşanmaması. Bu tablo, protestoların doğrudan rejim değişikliğine evrilmesini zorlaştırmaktadır. Ancak asıl soru zaten “rejim bugün devrilir mi” sorusu değildir. Stratejik düzeyde asıl soru şudur: Bu rejim, mevcut yükle ne kadar daha yürüyebilir?

İran bugün devrim öncesi bir patlama anında değil; devrim sonrası otoriter rejimlerin yaşadığı uzun bir çürüme sürecindedir. Sovyetler sonrası dönemde görülen yapılarla benzerlikler dikkat çekicidir. Devlet ayaktadır, ancak anlam üretmemektedir. İdeoloji vardır, fakat toplumsal karşılığı zayıflamıştır. Güç mevcuttur, ancak ikna ve gelecek vaadi üretilememektedir.

Türkiye açısından tepeden bakıldığında, İran’da ani ve kontrolsüz bir çöküş tercih edilebilir bir senaryo değildir. Böyle bir dağılma; sınır güvenliği, mezhep dengeleri, enerji hatları ve terör örgütlerinin hareket alanı açısından ciddi riskler doğurur. Ankara için rasyonel olan, İran’ın içerde kontrollü bir dönüşüm yaşaması ve bölgesel kaosa sürüklenmemesidir.

Ancak şu gerçek de göz ardı edilemez: İran mevcut haliyle sürdürülebilir bir yapı sergilememektedir. Baskının artması ekonomik daralmayı hızlandırmakta, izolasyonu derinleştirmekte ve toplum-devlet kopuşunu büyütmektedir. Rejim bugün yıkılmıyor olabilir; ancak kendini onarma kapasitesini büyük ölçüde yitirmiş görünmektedir.

Sonuç olarak stratejik düzeyde ulaşılan tespit açıktır: Bu protesto dalgası rejimi bugün devirmeyebilir. Ancak rejimi eskisi gibi yönetilebilir olmaktan çıkarmıştır. Bu nedenle artık sorulması gereken soru “rejim değişir mi” değil; “Bu rejim, ikna edemediği bir toplumla ne kadar daha yol alabilir?” sorusudur. Ve bu soru, yalnızca İran’ın değil, bölgenin tamamının önümüzdeki dönemini belirleyecek ağırlıktadır.