İnsanı bozan makam değildir. Makamın insana tuttuğu sessiz aynadır. İnsan o aynaya uzun süre bakınca, Allah'ın kendisine verdiği nimeti değil, kendi büyüklüğünü görür. İşte tehlike de tam burada başlar. İnsan, çoğu zaman sahip olamadıklarıyla değil, sahip olduklarıyla imtihan edilir. Çünkü yokluk insana acziyetini, varlık ise bazen ona kendisini unutturur.
İnsanın asıl imtihanı, eline ne geçtiği değil; eline geçenlerin kalbinden neyi alıp götürdüğüdür. Bazıları makam kazanırken tevazusunu, bazıları servet kazanırken merhametini, bazıları şöhret kazanırken samimiyetini kabeder.
Ne acıdır ki, insan çoğu zaman kazandıklarını fark eder, fakat ne kaybettiğini göremez:
Bu yazıyı kaleme almama, sadece zihnimde dolaşan düşünceler değil; zaman içinde bizzat şahit olduğum bazı tavırlar ve kulağıma kadar ulaşan bazı mahcup sitemler vesile oldu. Çünkü bazen insanı konuşturan şey, gördüğü yanlışlardan çok, o yanlışların gönüllerde açtığı sessiz yaralardır.
Ne yazık ki, dindar camianın içinden yetişen bazı insanlar, zamanla makamın emanet olduğunu unutup onun sahibi olduklarını zannetmeye başlıyor. İşte insanı asıl düşündüren de budur. Elbette bu, herkes için söylenebilecek bir hüküm değildir. Bilakis, makamı arttıkça tevazusu derinleşen, imkânı çoğaldıkça şükrü artan, bulunduğu yeri Allah'ın bir lütfu olarak gören güzel insanlar da vardır. Onlar bu ümmetin sessiz bereketidir.
Asıl üzerinde durulması gereken de budur.
Çünkü mümin bilir ki, akıl da emanettir, ilim de... Servet de emanettir, makam da... İnsana emanet edilen hiçbir nimet, onun mutlak hakkı değildir. Hepsi Allah'ın lütfu, aynı zamanda da ağır bir imtihandır.
İnsan, Allah'ın kendisine emanet ettiği imkânları "emanet" olmaktan çıkarıp "hak edilmiş bir başarı" olarak görmeye başladığında, aslında sadece bakışını değil, kalbini de değiştirmeye başlar. "Bu bana lütfedildi." düşüncesi yerini sessizce "Ben bunu hak ettim." vehmine bırakır. İşte kibir, çoğu zaman tam da bu görünmez eşikte doğar.
Makam yükseldikçe secdesi derinleşmeyen, imkânları arttıkça tevazusu çoğalmayan, insanların duasını almaktan çok alkışını önemseyen bir kalp, farkına varmadan Allah ile arasına görünmez perdeler örmeye başlar.
Çünkü Allah'a yaklaşmanın ölçüsü, insanların gözünde ne kadar yükseldiğimiz değildir. Asıl ölçü, yükseldikçe ne kadar küçülebildiğimizdir.
Belki de bu yüzden, Allah'ın en çok sevdiği kullar; güçlendikçe yumuşayan, çoğaldıkça paylaşan, yükseldikçe eğilen insanlardır. Onlar bilirler ki, Allah'ın verdiği nimet arttıkça hayret de artmalıdır. Eğer nimet büyürken hayret azalıyor, şükür sıradanlaşıyor, tevazu eksiliyorsa; büyüyen nimet değil, nefistir.
Belki bugün başkasında gördüğümüz zaaf, yarın bizim de kapımızı çalacaktır. Bu bakımdan bu yazıyı önce kendi nefsime yazıyorum.
Rabbim bize, nimeti arttıkça şükrü artan; makamı yükseldikçe secdesi derinleşen; insanların alkışından daha çok mazlumun duasını önemseyen bir kalp nasip etsin. Belkide hayatın en büyük muhasebesi şu tek soruda düğümlenecek:
Allah'ın bize verdikleri, bizi O'na daha mı yaklaştırdı; yoksa farkına varmadan O'ndan daha mı uzaklaştırdı?