Abdulkadir Açar kimdir?
Türk eğitimci ve yöneticidir. 1983’te Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesinden mezun olmuş, 1999’da Harran Üniversitesinde yüksek lisansını tamamlamıştır. 1988’de Şanlıurfa Endüstri Meslek Lisesine müdür olarak atanmış, okulunun ISO 9002 Kalite Belgesi almasını ve "Yılın Kaliteli Okulu" seçilmesini sağlayarak Türkiye’de önemli ilklere imza atmıştır. Eğitim yönetimi ve kalite alanlarında binlerce yönetici ile öğretmene seminerler vermiş; ABD, Japonya ve İspanya gibi ülkelerde eğitim incelemelerinde bulunmuştur. Azerbaycan’da mesleki eğitimin yapılandırılmasına takım lideri olarak katkı sunmuştur. Kariyerinde Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Genel Sekreterliği (2014-2015), Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreterliği (2015-2019), ŞURKAV Yönetim Kurulu Üyeliği (2018-2024) ve ŞUSKİ Yönetim Kurulu Üyeliği (2019-2024) görevlerini üstlenmiştir. TRT tarafından hayatı belgesel yapılan Açar, "Halk Kahramanı" dâhil yüzün üzerinde ödüle layık görülmüştür.

Abdulkadir AÇAR (Eğitimci)
Sevgili Öğretmenim, Saygıdeğer Meslekdaşım…
Gençlik su gibidir; dinlendirip yönlendirmeyi bilirsen rahmet ve berekettir. Bilemezsen, önüne gelen her şeyi yıkan bir felakettir!
Öğretmenlik, idealist insanların ideal mesleğidir. Öğretmenlik; Necip Milletimizin geleceği adına bir sancısı, bir derdi, bir çilesi ve bir davası olanların mesleğidir.
BİREYSEL FARKLILIKLAR VE EĞİTİMİN ÖZÜ
Öğretmenim, unutma ki senin için birer sayı, birer kemiyet ya da birer yaramaz olanlar; birilerinin çocukları, ümitleri ve gelecekleridir. Her çocuk; şekli, rengi, tadı ve rayihası farklı olan bir çiçek gibidir. Her biri ayrı bir dünya, ayrı bir âlemdir.
Farklılığın farkında olmalıyız. Enderun Mekteplerine atfedilen meşhur bir söz vardır: ‘Burada balıklar uçmaya, kuşlar yüzmeye zorlanmaz.’ Balıkları uçmaya, kuşları yüzdürmeye çalışırsan başaramazsın öğretmenim. Her çocuğun ilgi ve istidatlarına göre gelişimini sağlamalısın. Öğretmenlere emanet edilen her çocuk; birilerinin bütün varlığı, bu ülkenin, bu milletin, belki de bu dünyanın geleceğidir.
KİŞİLİK GELİŞİMİNDE AİLENİN VE OKULUN ROLÜ
Sevgili Öğretmenim, eğitim ailede, ana karnında başlar ve bir ömür boyu devam eder! Neden aile? Çünkü çocuğun şahsiyetinin yaklaşık yüzde 70-80’i 0-6 yaş arasında oluşur. Bu demektir ki asıl mesele, ailenin eğitilmesi ve bu sürecin okulla tamamlanmasıdır.
İnsan defter gibi boş, hayvanlar ise kitap misali dolu olarak yaratılmıştır. Bu boş defteri güzel kompozisyonlar ve manzaralarla ya da karalayarak doldurmak aile, çevre ve okul tarafından yapılır. Deftere çizdiğiniz her çizgi, iyiye ve güzele doğru olsun. Çünkü öğretmen bir sanatkârdır ve gördüğümüz dünya, o sanatkârın eseridir.
DEVLETİN İLK YÜZÜ: ÖĞRETMEN
Öğretmenin tutumu, çocuğun devlete ve millete bakışında, ona faydalı bir birey olmasında belki de en önemli etkendir. Çocuklarımızın devlet ile ilk yüzleşmesi öğretmen iledir. Çocuk “Devleti” sende tanır; bizim geleneğimizde ise devlet babadır! Unutma ki hammadden insandır ve hata yapma lüksün yoktur öğretmenim. Her ürünün defolusu üretim bandında tespit edilip ayıklanırken, eğitimin defolu ürünü hayatın içinde kendini gösterir ve ne yazık ki ayıklanamaz. Bu sebeple, senin hatan milletin felaketidir! Ve öğretmenlerin toplumdaki hastalıklardan şikâyetçi olmaya hakkı yoktur; çünkü ürün bizimdir!
SORGULAYAN VE KÖKLERİNE BAĞLI BİR GELECEK
Çocuklarımıza dünü, bugünü ve yarını düşünmelerini öğret. Düşünmenin yanında sorgulamayı öğret. Düşünüp sorgulamadan iradesine ipotek koyduracak bir gençlikle geleceğin inşa edilemeyeceğini unutma öğretmenim. Onlara muhteşem mazimizi daha mükemmel bir istikbale taşıyacak köprünün temeline taş, toprak ve harç yerine kendi mübarek bedenlerini koyan atalarının, tam da onların yaşlarında olduğunu hatırlat.
KENDİ EVLADIN GİBİ SEVMEK
Öğretmenlik hem çok zor hem de çok kolay bir meslektir. Her çocuğu kendi öz evladımız gibi görebilirsek çok kolaydır; kendimizce en doğruyu yaparız hep. Evladımız gibi göremezsek, belki de dünyanın en zor, en meşakkatli mesleğidir. Bunu başarabilmek ve yoldan şaşmamak için her derste şu soruyu kendimize sıkça sormalıyız: “Benim çocuklarımın öğretmeni benim gibi olsaydı ne yapardım?” Her çocuğu kendi öz çocuğumuz gibi görmezsek hakkıyla öğretmenlik yapamayız. Evdeki çocuklarımıza nasıl davranıyorsak okuldaki çocuklarımıza da aynı şekilde davranmalıyız ki sevgi deryasına dalabilelim. Sonunda, aynadan yansırcasına, onlar da bize ve ülkemize yıllar sonrasında bile bizler gibi davranırlar. Kendimizi onların yerine koymayı öğrenmeliyiz.
DERTLERİ YIKMAK VE GERÇEK DENETÇİLER
Kendi adıma; öğrencilik yaptım, öğrencilikte içime dert olan ne varsa yıktım. Öğretmenlik yaptım, öğretmenlikte içime dert olanları yıktım. Müdür yardımcılığı yaptım, orada da içime ne dert olduysa yıktım. Siz de içinize dert olan her şeyi yıkın ki anlayabilesiniz.
Öğretmenlerin en şaşmaz denetçisi öğrencilerdir. Bu değerlendirme mezun olduktan sonra daha da sağlıklı ve şaşmaz bir hal alır. Öğrencilerin geneli öğrencilik yıllarında; kendilerine karışmayan, boş bırakıp boş yetiştiren, en kötüsü de eğitmeyen öğretmenlere “Baba Öğretmen” derler. Tüm bunların aksine, her şeyleriyle ilgilenip onları iyilikleri için sıkıştıran öğretmeni ise “Düşman Öğretmen” olarak görürler.
Fakat mezuniyet sonrasında hayatın gerçekleriyle yüzleşen öğrenci dehşete kapılır. Yaptığı hatanın bedelinin büyüklüğünü yaşayarak anlar ve düşünceleri bir ömür değişmeyecek şekilde değişir. Dost ve düşman öğretmen kalıcı olarak yer değiştirir!
Öğrencilik yaptık ve içimizde dünya kadar dert olan şey vardı. O dertlerle başkaları da dertlenmeden yıkmalıyız onları. Bir öğretmen olarak "Yetkilerim kısıtlı" diyerek kolayı seçip kaçabiliriz. Ama yetkilerimiz kısıtlı olsa da sınıfta en yetkili olan biziz; yetkimiz dâhilinde olan ve gücümüzün yeteceği pek çok iş vardır.
EĞİTİMDE İLİM VE ERDEM DENGESİ
Üniversitede ve öğretmen olduktan sonra bedelini ödeyerek anlıyoruz ki bazı öğretmenlerimiz bizi iyi yetiştirmemişler. Öğretmen olunca görüyoruz ki hızla değişen ve gelişen teknoloji karşısında ders kitapları bizi tatmin etmiyor. Müfredatta olan yenilik ve gelişmeleri araştırıp öğrencilerimize aktarmalıyız. En önemlisi, eğitimi olabildiğince görselleştirmeliyiz.
Önce eğitip sonra öğretmeliyiz onları. Zira eğitim; bir kanadı ilim, diğer kanadı erdem olan bir kuş misalidir ve hiçbir kuş tek kanat ile uçamaz. Eğitimde ilim ve erdem bir arada olmayınca canavarlar yetiştiririz ve bunun bedelini milletçe öderiz. İnanıp yaşamadıklarını sakın ola çocuklardan isteme öğretmenim!
GÜVEN, ADALET VE İLETİŞİM
Öğrenciliğimde öğretmenlere soru sorduğumda genelde aldığım cevap: “Zamanında adam gibi dinleseydin” olurdu. İçimdeki en büyük dertlerden biriydi bu tavır. Eleştirmek en kolay olandır; şimdi ben öğretmendim. Kendime saygım vardı ve dolayısıyla işime de saygım olmalıydı.
Parmak kaldıran öğrencimize “Zamanında dinleseydin” demek yerine, “Sene başından sene sonuna kadar istediğiniz konudan istediğiniz soruyu sorabilirsiniz” demeliyiz. Sınavlara itiraz eden çocukların yazılı kâğıtlarını, hemen o an değerlendirmek üzere sınıfta en yüksek notu alan üç öğrenciye cevap anahtarı ile birlikte teslim edip değerlendirmelerini istemeliyiz. Böylece tatmin olmalarını ve bize güvenmelerini sağlamalıyız.
En önemlisi dedikodu ve fitne kapısını kapatmalıyız. Bilmeliyiz ki dedikodu fitneyi körükler; fitne güveni, güvensizlik de sistemi yok eder. Güven olmadıkça da sevincin faydası olmaz.
Adaletsizlik ve haksızlığı yaşayarak öğreniyoruz ki insanların zihinlerinde adaletten yana şüphe uyandığında mülk sallanmaya başlar! Dolayısıyla öğrencilerimizin içindeki derdi ve adaletten yana şüpheyi yok etmeliyiz. Bilmeliyiz ki adalet olmadıkça yönetimin faydası olmaz.
ÇİFT KANATLI PERGEL METODU
Eğitimi pergel misali düşün öğretmenim. Pergelin bir ayağı milli, manevi, ahlâki ve insani değerlerimiz üzerinde sabit olmalı. Diğer ayak ise evrensel değerler üzerinde dolaşmalı ve çağı yakalamalı. Evrensel değerlerden alınan bilgiler, sabit ayağın milli süzgecinden geçirilerek bünyeye alınmalı ki bünye zehirlenmesin. Ancak bu şartlarda güzel şekiller çizebiliriz. Her iki ayak da oynarsa ortaya ucube şekiller çıkar!
Sevgili Öğretmenim, unutma ki kem alât ile kemâlat olmaz ve eğri cetvel ile doğru çizgi çizilmez. Cetvel biziz; çocuklardan önce düzelip doğrulması gerekenler de bizleriz!
Düşmandan da gelse doğrunun yanında durma yürekliliğini, babasından da gelse yanlışın karşısında durma cesaretini göstermeyi onlara “yaşayarak” öğret. Çocuklar, tıpkı ceviz ağacının tabiattaki canlıları kopyalaması gibi bizleri model almakta ve taklit etmeye çalışmaktalar. Çünkü öğretmen bir rol modeldir. Toplumun günahlarının da sevaplarının da en büyük sebeplerinden biri biz eğitimcileriz!
Suya atılan taşın etrafında oluşturduğu ilk halka ve o halkanın tsunami etkisiyle sonsuza gitmesi... Taş biziz, ilk halka ise bizimle ilk iletişimde olanlardır. Sonsuza giden dalgalar, ilk ürünlerimizin domino etkisidir. Bu sebeple eğitimcilerin toplumdaki yanlışların hiçbirinden şikâyetçi olmaya hakkı yoktur bence. Zira ürün bizimdir! Dört bir yana sevgi tohumları serpmeliyiz. Toprak ne kadar verimli olursa olsun, diken tohumu serpilen bir tarladan gül elde edilemez öğretmenim.
DİK BİR OMURGA VE AYNADAKİ YANSIMA
Sevgili Öğretmenim, çocuklarımıza “omurgayı” iyi anlat. Cenab-ı Allah’ın omurgayı insanlar dik dursun diye lütfettiğini anlat. Çok ağır bedelleri olsa da doğruları aramayı ve korumayı öğret. Cenab-ı Allah’ın her şeyi farklı yarattığını ve bu sebeple zenginliklerimiz olan farklılıkları kabullenmeyi öğret. Allah ve Resul’ünün dedikleri dışında, her şeyi neden ve niçinleriyle sorgulamayı öğret!
Farklı olan, zarif olan, adam olan, dost olabilen yok denecek derecede az ne yazık ki. Öğretmen dost olabilmeli bence. Öğretmenlik; ayrı ayrı iken pek bir anlamı olmayan cam ve sırrın birleşip bir olması, aynaya dönüşerek güzellikleri içine alıp yansıtmasıdır. İşte öğretmenlik budur bence.
Ve kendine “Çocuğumun öğretmeni ben gibi olsa ne yapardım?” sorusuyla birlikte “Özel bir okulum olsaydı, ben gibi bir öğretmeni çalıştırır mıydım?” sorusunu sıkça sor öğretmenim.
Rabbim çocuklarına, sen gibi öğretmenler versin sevgili öğretmenim.
Sevgi dolu saygılarımla…




