Fevzi AKARGÜL / İSTANBUL

27 Ağustos 2026’da Lahey’den gelen ölüm haberi, Avrupa’nın yakın tarihindeki en karanlık sayfalardan birini yeniden gündeme taşımıştı. Bosna Sırp Ordusu’nun eski komutanı Ratko Mladić, 84 yaşında, müebbet hapis cezasını çekerken öldü. Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından Srebrenitsa’daki soykırımın yanı sıra insanlığa karşı suçlar, savaş hukukunun ihlallerinden mahkûm edilmiş; hükmü 2021’de temyizde kesinleşmişti. Kamuoyunda “Bosna Kasabı” olarak anılan Mladić’in ölümü, bir insanın biyolojik hayatının sona ermesinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Zira onun adı yalnızca Srebrenitsa’da öldürülen binlerce Boşnak erkeğin, çocuğun değil; kuşatma altındaki Saraybosna’nın, yerinden edilen milyonların, uluslararası toplumun zamanında harekete geçemeyişinin sembollerinden biri hâline geldi. Üstelik ölümünden yalnızca günler sonra Belgrad’da binlerce kişinin katıldığı, askerî unsurların da yer aldığı cenaze töreni gösterdi ki mesele tarihin arşivine kaldırılmış değil. Mladić’in şahsında bugün Balkanlar’da hâlâ “kahraman”, “suçlu”, “mağdur” ve “fail” kavramları üzerinden büyük bir bellek mücadelesi yaşanıyor. İşte bu sebeple Srebrenitsa’ya sadece geçmişte yaşanmış katliam olarak değil, diplomasi tarihinin hâlâ açık duran vicdan dosyalarından biri olarak bakmayı amaçlıyoruz ‘’Dosya’’ yazımızda.

“GÜVENLİ BÖLGE” DENİLDİ AMA GÜVENLİK GELMEDİ

Srebrenitsa’yı diplomasi tarihi bakımından diğer trajedilerden ayıran en önemli ayrıntılardan biri, buranın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından 16 Nisan 1993’te alınan 819 sayılı kararla “güvenli bölge” ilan edilmiş olmasıydı. Başka bir ifadeyle sivillere yalnızca siyasî değil, psikolojik olarak da güvence verilmişti. Fakat Temmuz 1995’e gelindiğinde bu güvence sahada karşılık bulmadı. Bosna Sırp kuvvetleri Srebrenitsa’yı ele geçirirken uluslararası koruma mekanizması çökecek; ardından Bosnalı Müslüman erkeklerin, çocukların sistematik biçimde kıyımı başlayacaktı. Uluslararası mahkemeler daha sonra burada yaşananların hukuken soykırım olduğuna hükmetti. İşte diplomasi açısından üzerinde durulması gereken esas soru burada başlıyor: Bir bölgeyi “güvenli” ilan etmek, onu gerçekten güvenli kılmaya yeter mi? Srebrenitsa’nın cevabı maalesef “hayır” oldu. BM’nin 1999 yılında hazırladığı kapsamlı “Srebrenitsa’nın Düşüşü” raporu da teşkilatın kendi kararlarını, güvenli bölge politikasını, uluslararası toplumun yaklaşımını ciddi muhasebeye tabi tuttu. Diplomasi yalnızca bildiriler yayımlamak, kararlar almak ve müzakere masaları kurmak olmadığı hepimizin malumu. Verilen sözün arkasında onu koruyacak siyasî irade bulunmuyorsa, en güçlü diplomatik ifade dahi sahadaki sivili koruyamayabilir. Srebrenitsa’nın belki de en ağır diplomasi dersi budur.

Fotoğraf 1-7

SESSİZ KALAN DİPLOMASİ, SONRADAN KONUŞAN SİLAHLAR

Bosna tecrübesi, diplomasinin güçten tamamen bağımsız düşünülemeyeceğini de gösterdi. Srebrenitsa’nın düşmesinden ve savaşın giderek ağırlaşmasından sonra uluslararası toplumun tavrı değişmeye başladı. NATO’nun 1995 yazının sonunda başlattığı “Deliberate Force” harekâtıyla Bosna Sırp askerî hedefleri üzerinde ciddi baskı kuruldu. Aynı dönemde cephede değişen dengeler, ABD öncülüğünde yürütülen yoğun diplomatik girişimler, tarafları müzakereye yaklaştırdı. Nihayet Kasım 1995’te Dayton’da parafe edilen, 14 Aralık’ta Paris’te imzalanan barış anlaşması, yaklaşık üç buçuk yıllık savaşı sona erdirdi. Buradan çıkarılması gereken sonuç “diplomasinin yerine silah geçmelidir” değildir. Tam tersine Bosna örneği, diplomasinin inandırıcılığının kimi zaman aldığı kararların uygulanabilirliğiyle doğrudan ilişkili olduğunu gösteriyor. Uluslararası ilişkiler literatüründeki “zorlayıcı diplomasi” kavramı tam da burada anlam kazanıyor. Müzakere masasının başarılı olabilmesi için tarafların savaşmaya devam etmenin maliyetinin barıştan daha ağır olduğuna ikna edilmesi gerekebiliyor. Bosna’da dünya bu noktaya ne yazık ki çok geç ulaştı. Belki de asıl tartışılması gereken 1995 sonbaharında gösterilen siyasî, askerî kararlılık, birkaç yıl veya birkaç ay önce gösterilebilseydi kaç insan hayatta kalabilirdi?

Manşet Bosna Aliya İzzet Begoviçkabri

DAYTON: SAVAŞI BİTİREN BARIŞ, BARIŞI TAMAMLAYAMAYAN DÜZEN

Dayton Barış Anlaşması’nı değerlendirirken de hakkaniyetli olmak gerekiyor. Anlaşmanın en büyük başarısı tartışmasız biçimde savaşı durdurmuş olmasıdır. Silahlar sustu, Bosna-Hersek’in uluslararası hukuk kişiliği korundu, yeni bir anayasal düzen kuruldu. Ancak savaşın sona ermesi ile kalıcı toplumsal barışın kurulması aynı şey değildi. Dayton sistemi Bosna-Hersek’i karmaşık bir güç paylaşımı modeline oturttu; Boşnak, Sırp ve Hırvat toplumlarının siyasî temsilini güvence altına almaya çalışırken etnik kimliği siyasetin merkezinde tutan bir mekanizma ortaya çıkardı. Bugün akademik literatürde Dayton’a yöneltilen temel eleştirilerden biri budur: Anlaşma savaşı durdurmak için gerekli olan etnik dengeyi kurarken, uzun vadede etnik siyasetin kurumsallaşmasına zemin hazırlamış olabilir. Bu sebeple Bosna, uluslararası ilişkiler öğrencileri açısından son derece öğretici laboratuvar niteliğindedir. Bir barış anlaşmasının başarısı yalnızca imzalandığı gün ölçülmemeli. Asıl ölçü, otuz yıl sonra insanların kendilerini ortak bir geleceğin vatandaşları olarak görüp göremediğidir. Evet, diplomasi ateşkesi sağlayabilir; fakat toplumsal barışı tek başına üretemez. Bunun için adalet, eğitim, ortak hafıza ve geçmişle dürüstçe yüzleşme gerekecektir.

ADALET GELDİ AMA ON ALTI YIL SONRA

Ratko Mladić dosyasının uluslararası hukuk bakımından başka bir öğretici tarafı daha var. Mladić hakkında ilk iddianame 1995’te hazırlandı; ancak kendisi ancak 26 Mayıs 2011’de Sırbistan’da yakalanabildi. Yaklaşık 16 yıl boyunca uluslararası adaletten kaçabilmiş olması, uluslararası ceza hukukunun yalnızca mahkeme salonlarından ibaret olmadığını gösteriyor. Devletlerin siyasî iradesi ve iş birliği olmadan uluslararası mahkemelerin kararlarının uygulanması son derece güç. Mladić 2017’de müebbet hapse mahkûm edildi; 2021’de temyiz makamı soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş hukuku ihlallerine ilişkin temel mahkûmiyetlerini ve müebbet cezasını onadı. Burada hukukî ayrımı da özenle korumak gerekiyor: Mladić’in soykırım mahkûmiyeti Srebrenitsa’ya ilişkindir; Bosna-Hersek’in diğer bazı belediyelerine ilişkin soykırım suçlamasından mahkûm edilmemiştir. Benzer şekilde Uluslararası Adalet Divanı 2007’de Sırbistan’ın soykırımı doğrudan işlediğine hükmetmemiş, fakat Srebrenitsa soykırımını önleme yükümlülüğünü ihlal ettiğini ve Mladić’in Lahey’e teslimi konusunda uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmediğini tespit etmiştir. Bu ayrıntılar önemlidir; çünkü adalet duygusunu güçlendirmenin yolu hukuku büyütmekten değil, onu doğru anlamadan ve anlatmaktan geçiyor.

BİR CENAZE NEDEN DİPLOMATİK KRİZE DÖNÜŞTÜ?

Mladić’in ölümünden sonra yaşananlar, geçmişle yüzleşmenin yalnızca tarihçilerin meselesi olmadığını bir kez daha gösterdi. 7 Eylül 2026’da Belgrad’da düzenlenen cenazeye binlerce kişinin katılması, askerî tören unsurlarının bulunması, üst düzey Sırp yetkililerin törende yer alması Bosna-Hersek’te büyük tepki doğurdu. Saraybosna yönetimi Belgrad’daki büyükelçilik personelinin önemli bölümünü geri çekme kararı aldı; ardından Sırbistan’ın Saraybosna Büyükelçiliğinde görevli iki diplomatı “persona non grata” ilan ederek ülkeden ayrılmalarını istedi ve planlanan bölgesel iş birliği adımlarından birini askıya aldı. Avrupa Birliği de savaş suçlularının yüceltilmesi, soykırımın inkârı ve tarihî revizyonizmin Avrupa’nın temel değerleriyle bağdaşmayacağını vurguladı. Söylediğimiz gibi diplomasi yalnızca sınırlar, anlaşmalar ve büyükelçiliklerden ibaret değildir. Devletlerin geçmiş hakkında kullandıkları dil de dış politikanın bir parçasıdır. Bir toplumun kahraman kabul ettiği kişi, komşu toplumun çocuklarının katledilmesinden sorumlu tutulmuşsa ortak gelecek ancak hakikat üzerinde kurulabilir. Nezaket, gerçeğin üzerini örtmek değildir; tam tersine hakikati düşmanlık üretmeden söyleyebilme cürretidir-sanatıdır.

SREBRENİTSA’NIN BİZE BIRAKTIĞI VİCDAN BORCU

Tekstil sektörünün geleceği İstanbul'da masaya yatırıldı
Tekstil sektörünün geleceği İstanbul'da masaya yatırıldı
İçeriği Görüntüle

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 23 Mayıs 2024’te aldığı 78/282 sayılı kararla 11 Temmuz’u “1995 Srebrenitsa Soykırımı Uluslararası Düşünme ve Anma Günü” ilan etti. Karar 84 lehte, 19 aleyhte ve 68 çekimser oyla kabul edildi. Fakat Srebrenitsa’yı hatırlamanın anlamı yalnızca yılda bir gün anma töreni düzenlemek değildir. Asıl mesele, dünyanın benzer trajediler karşısında aynı hataları tekrarlayıp tekrarlamayacağıdır. Birleşmiş Milletler’in bayrağı altında koruma bekleyen insanların öldürülmesi, uluslararası sistem için unutulamayacak bir vicdan borcudur. Mladić öldü; hakkında verilen mahkeme hükmü ise tarihe geçti. Fakat Srebrenitsa’nın asıl hükmünü yalnız mahkemeler değil, insanlığın hafızası verecek. Diplomasi tarihi bize anlaşmaların savaşları durdurabildiğini öğretiyor; insanlık tarihi ise adalet olmadan barışın, hakikat olmadan uzlaşmanın eksik kalacağını gösteriyor. Otuz yılı aşkın zaman sonra Bosna’dan hâlâ duyulan soru bütün başkentlere yöneltilmelidir: Bir daha “güvenli bölge” dediğimizde, o sözün arkasında gerçekten durabilecek miyiz?

Muhabir: Haber Merkezi