Mutfağınızdaki cam kavanozda, sessizce duran sarı bir toz yığını görüyorsunuz. Oysa o, güneşin utancından toprağın altına saklanmış hali, sabrın turuncu rengi, zerdeçal.
Yukarıda, dünyanız gürültülü. Kornalar, bağırışlar, bitmeyen hırslar ve yetişilmesi gereken hedefler… Benim dünyamda ise toprağın ağırbaşlı, kadim karanlığı hüküm sürüyor. Aylarca orada, kıpırdamadan, sadece beklemeyi öğreniyorum.
Şifa arayışınızda acelecisiniz. Bir hap, bir söz, bir adım… Hemen şimdi! Oysa ben size, unuttuğunuz bir dersi hatırlatmaya geldim: Gerçek iyileşme, aceleye gelmez.
Topraktan söküldüğümde canımın yandığını sanırsınız. Halbuki vazifemi yapacak olmanın huzurunu taşırım. Kabuğumu soyduğunuzda ellerinize bulaşan, yıkanınca dahi çıkmayan boya, benim size attığım imza. “Ben buradayım ve iz bırakacağım” demenin sessiz yolu.
Bir çorbaya karıştığımda ya da sıcak süte değdiğimde yok olmam. Asıl yolculuğum o zaman başlar. Damarlarınızda dolaşır, öfkelenen hücrelerinizi sakinleştiririm. Vücudunuzdaki yangını söndürürken, ruhunuzdaki telaşı da alırım.
Benim hikayem, görünmeden tesir etme sanatı. Gösteriş yapmam, bağırmam. Ama girdiğim her yemeğin rengini, girdiğim her bedenin kaderini değiştiririm.
Mutfağa gidin, kavanozun kapağını açın ve bana bir daha bakın. Sadece bir baharat değil, toprağın size gönderdiği turuncu bir mektubum ben. Ve o mektupta, modern insanın yüzüne inen bir tokat gibi tek bir cümle: “İyileşmek istiyorsan, önce durmayı ve demlenmeyi öğren.”