FIFA'nın yıllardır tekrarladığı bir slogan var: “Futbol dünyayı birleştirir.” Dünya Kupası organizasyonları da bu iddianın en büyük vitrini olarak sunulur. Farklı dillerden, kültürlerden ve inançlardan insanların aynı heyecan etrafında buluştuğu, sınırların ve siyasi ayrılıkların anlamını yitirdiği söylenir.

Ancak 2026 Dünya Kupası henüz başlamadan yaşananlar, bu söylemin ne kadar gerçek olduğu sorusunu yeniden gündeme taşıdı. Hakemler ülkeye alınmıyor, sporcular saatlerce sorgulanıyor, taraftarların vizeleri ve biletleri iptal ediliyor, bazı ülkelerin vatandaşları potansiyel suçlu muamelesi görüyor.

Donald Trump yönetiminin göçmenlik ve sınır politikaları, daha ilk düdük çalmadan Dünya Kupası'nın üzerine karanlık bir gölge düşürdü... Dünya Kupası'nın en büyük ev sahibi olan Amerika Birleşik Devletleri, Trump yönetiminin sert göçmenlik politikalarının sahaya yansıdığı bir ülke görüntüsü veriyor. Bu nedenle turnuva, futbolun nasıl da çıkar hesaplarına alet edilebildiğinin tartışıldığı bir organizasyona dönüşmüş durumda.

Bunun en çarpıcı örneği Somalili hakem Omar Artan'ın yaşadıkları oldu. FIFA tarafından Dünya Kupası'nda görev yapmak üzere seçilen Artan, ülkesinin tarihinde bu organizasyonda görev alacak ilk hakem olacaktı. Üstelik Afrika'nın en başarılı hakemlerinden biri olarak gösteriliyordu. Ancak Miami Havalimanı'na ulaştığında saatlerce sorgulandı, hücrede bekletildi ve ardından ülkeye alınmayarak geri gönderildi. Kendisine vize verilmiş olmasına rağmen neden kabul edilmediği konusunda tatmin edici bir açıklama yapılmadı. Dünya Kupası'nda görev yapma hakkını kaybetti.

Benzer uygulamalar yalnızca Omar Artan ile sınırlı kalmadı. Iraklı futbolcu Eymen Hüseyin Chicago'da saatlerce sorgulandı. Takımın fotoğrafçısı Talal Salah ise on saatten fazla gözaltında tutulduktan sonra ülkeye alınmadı. İran Milli Takımı'nın bazı yöneticilerine vize verilmedi. İranlı taraftarlar için ayrılan bilet kontenjanlarının iptal edildiği açıklandı. Takım, ABD'de kamp yapmak yerine Meksika'ya geçmek zorunda kaldı. Hatta bazı maçlar için sınırı geçip aynı gün geri dönme ihtimali bile tartışıldı. Dünya Kupası tarihinde daha önce benzeri görülmemiş uygulamalar bunlar.

Senegal ve Özbekistan kafilelerinin maruz kaldığı muamele de rezillik ötesiydi. Sosyal medyaya yansıyan görüntülerde futbolcuların polis köpekleri eşliğinde didik didik arandığı görüldü. Özbekistan Milli Takımı'nın ilk Dünya Kupası heyecanı yaşarken adeta suç örgütü mensupları gibi muamele görmesi, sporun ruhuyla bağdaşmayan görüntüler ortaya çıkardı.

Daha da önemlisi, bütün bu yaşananlar münferit olaylar değil. Trump yönetimi onlarca ülkeye yönelik seyahat kısıtlamaları uyguluyor. Bazı ülkelerin vatandaşları için vize süreçleri fiilen durdurulmuş durumda. Sosyal medya hesaplarının incelenmesi, uzun sorgulamalar ve keyfi ret kararları, özellikle Afrika ve Müslüman ülkelerden gelen insanlar üzerinde ciddi bir baskı oluşturuyor. Bu yüzden birçok taraftar ABD yerine Kanada veya Meksika üzerinden turnuvayı takip etmeyi tercih ediyor.

Organizasyonu yapan FIFA'nın, takımlara, oyunculara, hakemlere ve seyircilere sahip çıkamayacak bir acizlikte olması da ayrıca sorgulanmayı hak ediyor. İnsan hakları konusunda yüksek sesle konuşan kurum, Omar Artan olayında olduğu gibi sorumluluğu tamamen hükümetlere bırakan açıklamalar yapmakla yetiniyor. Ayrımcılığı reddettiğini, sporun evrenselliğini savunduğunu iddia eden FIFA'nın bu ilkelerinin yalnızca kâğıt üzerinde kaldığı açıkça görülüyor.

Sanırım futbolun asıl amacı da tam bu yaşadıklarımızın içerisinde gizlenmekte. Çünkü futbol yalnızca futbol değildir. Kitleleri peşinden sürükleyen, dikkatleri gerçek meselelerden uzaklaştırabilen devasa bir gösteri alanı.

Evet, devasa bir endüstri futbol… Bu günlerde kumar ve bahis baronları milyarlar kazanacak, haz dolu eğlence kültürü daha da yaygınlaşacak, alkol tüketimi normalleşecek, çıplaklık ve teşhircilik ekranlara taşınacak. Siyasi liderler bu organizasyonu kendi istikballeri için bir fırsata dönüştürecek, insani sorumluluklar unutulacak, üretilmiş ulusal kimlikler ve kutsallaştırılan aidiyetler yeniden tahkim edilecek.

Tarih boyunca diktatörlerin futbola gösterdiği ilgi de tesadüf değil. Çünkü insanlar tribünlere ve ekranlara kilitlendiğinde, adaletsizlikler daha az görünür hale geliyor. İnsan hakları ihlalleri, ayrımcılık, savaşlar ve adaletsizlikler yaşanırken tribünlerin gürültüsü çoğu zaman bu seslerin üzerini örtüyor. Kitlelerin öfkesi, sorgulama kabiliyeti ve dikkatleri çoğu zaman bu dev gösterinin içinde eritilip kayboluyor.

Bazen bütün bu tablo bana Samiri'nin altın buzağısını hatırlatıyor. Samiri, insanların ellerindeki ziynet eşyalarını eriterek bir buzağı heykeli yapmış ve onları onun etrafında toplamıştı. İsrailoğulları ise kendilerine hatırlatılan hakikati, sorumluluklarını ve varlık gayelerini unutarak o buzağının etrafında toplanmışlardı.

Bugün de altından yapılmış bir Dünya Kupası'nın etrafında benzer bir manzara görüyoruz. İnsanlar ideallerini, sorumluluklarını, insanlık adına taşıdıkları kaygıları ve hatta vicdanlarını bir kenara bırakıp bu gösterinin etrafında toplanıyor. Savaşlar, adaletsizlikler, ayrımcılıklar ve insan hakları ihlalleri arka plana itilirken, altın bir kupanın peşinden sürüklenen kalabalıklar sahnedeki oyuna kilitleniyor.

Gazze’de yaşanan insanlık dışı soykırıma artık dönüp bakılmayacak. İran ve Lübnan’da işlenen suçlar bir müddet konuşulmayacak. Çünkü hakikati geri plana iten gösteri ve şov zamanı… İnsanlığın, ahlakın, adaletin ve vicdanın konuşulması gereken yerde, artık skorları tartışma günleri gelip çattı.

Bu günlerde, insanlık yok, ahlak yok, edep yok, sorgulama yok, düşünme yok, saygı yok... Buna karşılık tutku ve ihtiras var, tüketim var, ayrımcılık var, sarhoşluk var, nefret var, küfür ve şiddet var...

Bu kadar “var” ve “yok”un arasında, futbolu hak ettiğinden fazla ciddiye almamak gerekiyor.