Ankara, 7-8 Temmuz tarihlerinde NATO'nun 36. Liderler Zirvesi'ne ev sahipliği yaptı. Zirvenin en dikkat çekici başlığı ise son dönemde sıkça dile getirilen "NATO 3.0" kavramı. İlk bakışta bu ifade, ittifakın askerî kapasitesini güçlendirmeye yönelik teknik bir güncelleme gibi algılanabilir. Oysa mesele bundan çok daha derin… NATO 3.0, yalnızca yeni bir savunma konsepti değil; değişen küresel güç dengelerine Batı'nın verdiği yeni cevabın adıdır.

Bugün NATO'nun neden yeniden kendisini tanımlama ihtiyacı hissettiğini anlayabilmek için önce geriye dönüp ittifakın geçirdiği dönüşümlere bakmak gerekiyor.

İlk dönem olarak tanımlanan NATO 1.0, 1949'da Sovyetler Birliği'nin öncülüğündeki Doğu Bloku'na karşı kuruldu. Soğuk Savaş boyunca temel hedef, komünizmin Avrupa'da yayılmasını engellemek ve ABD'nin güvenlik şemsiyesi altında Batı dünyasını bir arada tutmaktı. İki kutuplu dünya düzeninde NATO, yalnızca askerî bir ittifak değil, aynı zamanda Batı'nın ideolojik ve siyasi birlik projesiydi. Dikkat edelim; NATO sadece bir askeri savunma gücü değil, coğrafyamızı siyasi, kültürel, ekonomik olarak dizayn etmeye çalışan sömürgeci zihnin koçbaşıydı.

1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla NATO'nun kuruluş gerekçesi de fiilen ortadan kalkmıştı. Komünizm tehdidine karşı kurulan bir ittifakın, tehdit ortadan kalktıktan sonra tarih sahnesinden çekilmesi beklenirdi. Fakat bunun yerine NATO yeni bir misyon arayışına girdi. Soğuk Savaş boyunca "kızıl tehlike" söylemiyle şekillenen güvenlik anlayışı, yerini zamanla "yeşil tehlike" olarak adlandırılan yeni bir tehdide bıraktı. Onlara göre bu İslam’dı…

Dönemin İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher'ın bu doğrultudaki açıklamaları, Batı'nın güvenlik paradigmasındaki değişimin sembollerinden biri olarak hafızalara kazındı. Ardından geliştirilen bölgesel projeler, askerî müdahaleler ve güvenlik politikaları da bu yeni yaklaşımın izlerini taşıdı. İslamofobi söyleminin giderek artırılması ve birçok darbeye ve vekâlet savaşına verilen destek bu dönüşümün farklı yansımalarıydı.

Afganistan'dan Balkanlar'a, Irak'tan Libya'ya kadar uzanan müdahaleler, NATO 2.0 olarak adlandırılan yeni dönemin karakterini oluşturdu. Artık tehdit yalnızca belirli bir devlet değildi. "Uluslararası terörizm", “Demokrasi Getireceğiz”, "istikrarsız bölgeler" ve "küresel güvenlik" gibi süslü ve çekici tanımlamalarla Ortadoğu olarak bilenen coğrafyamız ve filizlenmesi risk görülen İslami potansiyel hedefteydi artık. İşgaller, dökülen kanlar, yağmalanan değerler, Guantanamolar, Ebu Gureybler son 35 yılık dönemde yaşandı. Coğrafyamızın etnik, dini ve mezhebi olarak kamplaştırılması ve kağıt üzerinde yeni alanlara bölünmesi de NATO 2.0’ın eseriydi.

NATO çökerse kapitalizm en önemli dayanağını kaybeder. Bu sebeple bugün, üçüncü büyük dönüşüm konuşuluyor. NATO 3.0, Rusya-Ukrayna savaşı, Çin'in yükselişi, yapay zekâ, siber saldırılar ve küresel güç rekabetinin yeniden sertleştiği bir dönemin ürünü olarak görülüyor. Bu yeni modelde ABD, güvenlik yükünün önemli bir kısmını Avrupa'ya devretmek istiyor. Donald Trump'ın müttefik ülkelerin savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılalarının yüzde 2'sinden yüzde 5'ine çıkarma çağrısı da bu stratejinin en açık göstergesi. Washington artık Avrupa'nın kendi güvenliğinin maliyetini daha fazla üstlenmesini, kendisinin ise Çin merkezli Asya-Pasifik rekabetine yoğunlaşmasını hedefliyor.

Bu durum, ABD'nin NATO'dan çekildiği anlamına gelmiyor. Tam aksine, ittifakın liderliği korunurken mali yükün daha geniş biçimde paylaşılması isteniyor. Başka bir ifadeyle komuta merkezi değişmiyor; yalnızca faturayı ödeyenlerin sayısı artıyor.

NATO'nun sürümleri değişiyor. Dün komünizm, sonra İslam coğrafyası, bugün Rusya, Çin ve siber tehditler... Yarın başka bir düşman tanımı yapılacak. Fakat değişmeyen bir gerçek var: Dünya, her yeni güvenlik doktriniyle daha huzurlu değil, daha gergin; daha güvenli değil, daha kırılgan hâle geliyor. Savunma bütçeleri büyürken barış umutları küçülüyor. Silah sanayii rekor kârlar açıklarken yeryüzü yeni savaşlara hazırlanıyor.

NATO 3.0 adı verilen bu yeni dönem, insanlığa daha adil bir dünya vadetmiyor. Tam tersine, yeni tehdit algıları üreterek yeni silahlanma yarışlarını, yeni vekâlet savaşlarını ve yeni kutuplaşmaları beraberinde getiriyor. Küresel güçler güvenliği konuşurken, bedelini yine yoksul toplumlar, işgal altındaki ülkeler ve mazlum halklar ödüyor.

Asıl ihtiyaç duyulan şey, dünyanın yeni düşmanlar üretmesi değil; yeni bir adalet anlayışı geliştirmesidir. Çünkü güvenlik, yalnızca daha fazla silahla sağlanmaz. Adaletin olmadığı yerde güvenlik de kalıcı olmaz. Güçlülerin çıkarını koruyan bir düzen, uzun vadede hiç kimseye gerçek huzur getirmez.

Dünyanın bugün ihtiyaç duyduğu şey, yeni askerî doktrinler değil; yeni bir vicdan, yeni bir hukuk ve yeni bir barış iradesidir.