0

Dış görünüşün pirim yaptığı bir dönemdeyiz. Tıpkı Hoca Nasreddin'in "Ye kürküm ye" fıkrasında anlatıldığı gibi… Yiyeceklerin, giyeceklerin, eşyaların, araç ve gereçlerin hatta insanların, gösterişine tav olmamız bunun bir neticesi. Fakat sadece dış görünüşe meyletmek, yanılgı payının % 50 oranında artması anlamına gelir. Böyle bir tutumun memnuniyetle sonuçlanması ise tamamen şansa endekslidir. Oysa yaşamın her alanında doğru tercihler yapmak dışardan bakmaktan ziyade görünmeyene vakıf olmaktan geçer. Mesela; karpuzu dış kabuğundan ibaret sananların kabak yemesinin kaçınılmazlığı gibi. Lakin karpuza vurulduğunda duyulacak sesin akustiği, bizlerde lezzeti hakkında kanaat oluşturur. Bu manada düşünüldüğünde "İnsanlar dış görünüşleri ile karşılanır, karakteriyle (fikirleriyle) uğurlanır" sözü özünde bu gerçeği muhteva eder.

Bahsedilen paradoksun farkındalığıyla olaylara analitik ve kritik bir çözümleme getirmek, görülenin ardındaki gizliyi deşifre edecek yegane formüldür. Bu öğreti, esasen yaşantımızda dikkate almamız gereken önemli bir mihenk taşıdır. Günümüzde iyi yada kötü yönde enstrüman olarak kullanılan algı konusu da, aynı minvalde değerlendirilmelidir. Çünkü algı ve şekilcilik tamamen birbiriyle yakından ilişkili iki kavramdır. Her ikisinde de sunulan görüntü, esas kabul edilir. Bu paradigmanın analitik ve kritik yetiye sahip olmayan insanlar nezdinde etkisi ise inkar edilemez düzeylerde seyreder. Zaten bizler, yıllardır Hollywood filmlerinde dikta edilen, "egemenler karşısındaki eziklik hissinin" kurbanı değil miydik? Bu noktada sunulan somutlar üzerinden hüküm vermek, hatalar zincirini doğuracak algısal bir yanılmayla neticelenecektir. Ve maça başlamadan yenilgiyi kabullenme duygusu, ruhumuzda peyda olacaktır

Çizilen çerçevede, kamuoyunun detaylarına çok ta vakıf olmadığı, Suriye trajedisine dikkatinizi çekmek istiyorum. Haddi zatında çoğumuzun çok sığ olarak bildiği ve ya bildiğini sandığı yanı başımızda savaş, algısal operasyonlara kurban edilmeyecek kadar önemlidir. Sınırlarımızın hemen ötesinde cereyan eden kaosa bu farkındalıkla yoğunlaşılırsa, arka planındaki doğal gaz gerçeği atlanmayacak kadar açıklıkta görülecektir. Nasıl mı? ABD'nin kaya gazı ile gelecekte enerji politikasındaki olası değişim, Katar'ın önünde büyük bir pazar açmıştı. Bu ise ileride Rusya'nın Avrupa üzerindeki doğalgaz tekelini kıracak, Rusya ve avanesini diskalifiye edecek bir hale evirilecekti. Ayrıca bu durum, Çin'in de dolaylı olarak büyük bir darbe alması anlamını taşıyordu. ABD ise bu yüzünden, Esed karşısında yer alıyordu. Yani Katar'ın Avrupa'ya ileteceği doğal gaz hattı güzergahının, bu topraklardan geçmesi, Suriye konusunun kırılma noktalarından biriydi. Birde buna Akdeniz de 1 trilyon metreküpten fazla olduğu tahmin edilen doğal gaz rezervinin bulunması eklendiğinde, kimse Suriye konusuna bigane kalmayacaktı. Kalmadı da. Zira Esed zulmü, Rusya'nın hadsizliği, batının kulağının üzerine yatması, İran'ın Esed'e açık desteği, PYD ile DAEŞ'in işbirliği, İsrail'in bölgede beslediği sessiz ihtiras ve İngilizlerin tavşana kaç tazıyı tut tarzındaki politikalarının altında yatan da bu olgu üzerinde kurulmuştu. Bir taraftan Akdeniz doğal gazında hak iddia etmek isteyen İsrail, Rusya, İran gibi ülkeler ve Kıbrıs Rum Kesimi kabilesi Akdeniz cephesini kaybetmek istemiyor, bir taraftan da. Katar'dan Avrupa'ya ihraç edilecek doğalgaz hattın Suriye üzerinden geçirilmesini engellemek için bölgeyi ateşe vermekten çekinmiyordu. Anlattığımız fotoğrafta görüleceği üzere, Esed ve DAEŞ kimsenin umurunda bile değildi. Sadece bahaneydi. Bu sebepten İsrail'in akıl hocalığında Avrupa'yı dizginlemek isteyen Rusya ve müttefikleri, doğal gaz hakimiyetini hiç te kaybetme niyetinde değillerdi.

Hülasa; Rusya için atfedilen sıcak denizlere inme söyleminin, bu manada oldukça sığ bir anlayış olduğu açıklanmıştı. Kaldı ki, Rusya'nın Tartus'ta zaten bir üssü mevcuttu ve Rus destroyerleri her istedikleri zaman Limasol ve Larnaka limanlarına da girebiliyordu. Moskova'nın muhaliflere karşı Suriye rejiminin yanında yer alması bir cihette Batı'yı, Esad ile çalışmaya mecbur bırakma düşüncesinden ibaretti. Esed rejimi devam ettiği takdirde; ancak ABD, Türkiye, Arap Ligi ve Batının bu coğrafyadaki etkinliği kırılabilirdi. Bu satrançta İsrail'in Putin ve yanındaki zevata amansız desteği ise gözlerden kaçmıyordu. Çünkü İsrail nüfusun yaklaşık yüzde 15'ini oluşturan Rus Yahudilerinin, ülkeyi birçok alanda etkileme gücüne sahip olması, Rus-İsrail ilişkilerini ortaklık düzeyine taşımıştı. İşte bu husus, İsrail'i maddi çıkarlarının yanında Kremlin politikalarını desteklemeye bir bakıma mecbur bırakıyordu.

Bugün gelinen noktada ise pazılın tamamlanması için Türkmen Bölgesinin ele geçirilmesi şarttı. Sınırımızı ihlal eden "Rus Uçağın" düşürülmesi üzerinden, bu şer cephesi üzerimize geliyordu. Bizi uluslararası hukuk normlarında çaresiz bırakmak ve ticari yaptırımlarla bölgeye müdahalemizi önlemek için böyle bir kurgu hesaplanmıştı. Sanki DAEŞ'e karşı savaşan Türkmenleri bombalayan kendileri değilmiş gibi suç bastırırcasına devletimizi itham etmelerinin altında bu gerçek yatıyordu. Terörist PYD, katil Esed ve hatta tek kurşun bile sıkmadıkları DAEŞ ile amaç birliği yapanların bu tarz eylemleri, tam bir Siyonist mantığıydı. Fakat oyunları tutmamıştı. Devletimiz hem sağduyuyu elden bırakmıyor hem de uluslararası arenada haklılığını delillerle ispatlıyordu. Moskova ve çetesinin bir anda efelenmeleri de bu durumun bir yansımasıydı aslında.. Karizması çizilen Rusya'nın kendi kamuoyunun gazını almak için peş peşe açıkladığı yaptırımlar, durumu kurtarma gayretinden başka bir şey değildi.

Anlayacağınız üzere yaşanan hadiseler gösteriyordu ki; devletlerarası dostluk, sadece çıkar ilişkisi üzerine kurulmaktaydı. Birileri kendilerince bir oyuna, bizce de bir kumara kalkışmıştı. Oysa kimse, er ya da geç bu toprakların kaderini, yine bu toprakların halklarının belirleyeceği gerçeğini değiştiremeyecekti. Sonuçta, Müslüman halklara yatırım yapan Ankara'nın etkinliği diriyken, giriştikleri macera sonuçsuz kalmaya mahkûmdu. Daha önce de zikrettiğimiz gibi Türkiye artık eski Türkiye değildi. Devlet aklı onurlu ve haysiyetli duruşuyla üzerine düşeni yaparken, bizler de içimizdeki yabancıların algı operasyonlarına karşı hazırlıklı olmalıydık. Demem o ki, ekranlarda "Ya Rusya gazı keserse!!!" diye felaket tellallığı yapanlar bilmelidir ki; Putin kendi ayağına sıkacak kadar cahil değildir. Türkiye ile uzlaşmaktan başka çaresi olmadığını gayet iyi bilmektedir. Belki bir süre ilişkiler rölantide devam edecekti ama bunun kalıcılığı imkansızdır. Olmaz ya! Şayet gazı kesme cesareti gösterirlerse, sobada kestane közlemeyi ve ekmek kızartmayı özlemiş bu millete vız gelir tırıs gidecektir. Bu bağlamda kriz yönetimi ile ün yapmış bir Cumhurbaşkanımızın, pro aktif stratejiler geliştiren bir Hükümetimizin ve dirayetli duran bir Devletimizin olduğunu unutmayalım. Eğer kartlar açılmaya devam ederse, Rusya'nın blöfüne rest ile karşılık verebilecek kadar elimizin kuvvetli olduğunu da idrak edelim.

Allah (cc) bizimledir. Yeter ki bizler mazlumdan yana sağlam duralım.

Vesselam…