İnsan, gerçekten çok büyük bir misafirdir.

Yeryüzü büyük bir sofradır. Semavat büyük bir sofradır. Sesler büyük bir sofradır. Görüntüler büyük bir sofradır. Rüzgârlar, denizler, dalgalar, bulutlar ve yağmurlar büyük birer ilâhî ikramdır.

Peki sadece bunlar mı?

Hayır. Atomlar, zerreler, hücreler de başlı başına birer nimet sofrasıdır. Kâinatın her köşesi, her varlığı ve her hâdisesi insan için hazırlanmış ilâhî bir ziyafet hükmündedir.

Birileri, "Yıldızlar sofrasından maddî bir gıda alamıyoruz." diyebilir. Fakat insan yalnız midesiyle rızıklanan bir varlık değildir.

Ruhun da bir midesi vardır; aklın, kalbin, hayalin, vicdanın, şuurun ve diğer bütün latifelerin de kendilerine mahsus gıdaları vardır. İşte biz yıldızlara bakarken, galaksileri seyrederken, semanın ihtişamını temaşa ederken ruhen gıdalanıyor, hayranlık duyuyor ve feyiz alıyoruz. Çünkü biliyoruz ki Cenâb-ı Hak onları da nazarımıza ve tefekkürümüze sunmuştur.

İnsafla düşünelim:

Şayet insan ve imtihana tâbi diğer şuurlu varlıklar olmasaydı, semavatı süsleyen o yıldızlar, o galaksiler, o sonsuz gök kubbe kimin için bu kadar ihtişamla yaratılacaktı?

Elbette melekler Cenâb-ı Hakk'ı tesbih ediyorlar. Fakat onların makamları sabittir. İnsan ise cüz'-i ihtiyârîsiyle yükselen veya düşen bir misafirdir. Ya âlâ-yı illiyyîne çıkar yahut esfel-i sâfilîne yuvarlanır. İşte bu sebeple insanın tefekkürü, hayreti ve "Sübhânallah!" deyişi bambaşka bir kıymet taşır.

Yıldızlar birbirine bakıp, "Ne güzel bir tefekkür sofrasısın." diyemez. Atom, başka bir atoma bakıp Allah'ın sanatını okuyamaz. Kâinattaki bu muhteşem sanatın okunabilmesi için şuurlu bir nazara ihtiyaç vardır. İşte insan, Cenâb-ı Hakk'ın esmâ ve sıfatlarının tecellilerini okuyabilen en mühim misafiridir. Zira insan, şu kâinat ağacının en câmi' meyvesidir.

Bu hakikati yeryüzündeki en küçük nimetlerde de görebiliriz.

Meselâ dağlarda, kırlarda gördüğümüz yabani otlar...

Belki biz onları yemiyoruz. Erzurum'da "geven" denilen o dikenli bitki, bazı yerlerde yakacak olarak da kullanılır. Fakat onu yiyen koyunlar, keçiler ve diğer hayvanlar vardır. O bitkiler adeta hayvanların mide laboratuvarına girer; orada muhteşem işlemlerden geçer, sonra süt, yoğurt, peynir ve tereyağı olarak bizim soframıza gelir.

Demek ki biz doğrudan yemesek bile o nimetten yine istifade ediyoruz.

Onun için insan, dağlarda gördüğü en küçük ota bile tebessümle bakmalıdır. Çünkü o da kendisine hizmet eden büyük rahmet düzeninin bir parçasıdır. İlk bakışta faydasız gibi görünen nice şeyler, Allah'ın kurduğu muhteşem sistem içinde insana hizmet eden vazifeli bir halkadır.

Netice olarak dünya bütün ihtişamıyla bir sofradır; kâinat ise bu sofraların en büyüğüdür.

Fakat insan yalnız midesiyle beslenmez. Duygularımızın da mideleri vardır. Seslerden de gıda alırız, güzel manzaralardan da, ilimden de, hikmetten de, tefekkürden de, yıldızlardan da...

Bütün bu nimetlerden istifade eden insanın dilinden "Sübhânallah", "Elhamdülillah" ve "Allahu Ekber" zikirlerinin dökülmesi, aslında fıtratının en tabiî neticesidir. İşte kulluğun özü de budur.

İnsanın aczini ve fakrını idrak etmesi, aslında en büyük servetidir. Çünkü insan aczini bildikçe Allah'ın kudretini, fakrını bildikçe O'nun rahmetini daha yakından tanır.

Belki de bugün yeryüzündeki zulmün, savaşların, fesadın ve cinayetlerin temelinde bu hakikatin unutulması yatmaktadır.

İnsan, kendisini sofraya davet edilmiş bir misafir olarak değil de sofranın sahibi zannetmeye başlayınca azıyor. Aczini unutuyor, fakrını unutuyor, Rabbini unutuyor.

Bunun neticesinde rahmânî sofralardan uzaklaşıp şeytanî sofralara yöneliyor; sonunda da cehenneme götüren tercihleri hayatının bir parçası hâline getiriyor.

Hâlbuki insan, seslerin de bir nimet olduğunu, görmenin de bir nimet olduğunu, yıldızların da kendisine açılmış bir tefekkür sofrası olduğunu idrak etse; bunların hepsini sonsuz kudret sahibi Allah'ın ikramı olarak görse, şükrü de unutmaz.

Nasıl ki bir insandan gördüğümüz iyiliği unuttuğumuzda teşekkür etmeyi de unuturuz; Allah'ın nimetlerini unutan insan da zamanla ibadeti ihmal eder.

Misafir, sofraya değil ev sahibine hayran olursa gerçek misafirliğini yerine getirmiş olur. Dünya ise bir misafirhanedir; misafirin en büyük vazifesi de ev sahibini tanımak ve O'na karşı şükür ve ubûdiyetle mukabele etmektir.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:

"Arzın tefrişine sebep, yani vesile insandır. Bu misafirhanedeki ziyafet onun namına verilmiştir. Fakat istifade insanlara mahsus ve münhasır değildir. Öyle ise insanların ihtiyacından, istifadesinden fazla kalana abes denilemez."

(İşârâtü'l-İ'câz, s. 100)

Evet, arzın tefrişine vesile insandır. Bu kadar nimetin ve bu kadar ilâhî ikramın muhatabı olan insana düşen vazife; bu sonsuz ihsanların sahibini tanımak, O'na şükretmek ve ibadetini ihmal etmemektir.

Çünkü kendisine böylesine büyük değer verilen bir misafirin, bütün bu ikramların gerçek sahibini unutması, nankörlüğün en acı şeklidir. Buna karşılık her nimette Mün'im-i Hakikî'yi gören bir insan ise daha dünyada iken cennetin manevî sofralarında yaşamaya başlar.